Türkiye ve ABD’nin birbirine güveni kalmadı

Haber ID: 4109626 -
Ankara-Washington gerilimine ilişkin Mehr’e konuşan Türkiyeli siyaset bilimci ve yazar Sinan Baykent, “Bu kriz uzun soluklu bir kriz olacak gibi duruyor. Her iki ülkenin de birbirine güveni kalmadı” dedi.

Son günlerde ABD’nin Türkiye'ye vize yasağı başlatması, ardından Türkiye'nin benzer bir hamleyle karşılık vermesi, iki ülke arasındaki ilişkileri gündeme getirdi.

Ankara-Washington arasındaki bu gerilimin nedenlerini Mehr’e değerlendiren Türk siyaset bilimci ve yazar Sinan Baykent, ABD’nin Türkiye ve İran politikasına yönelik de açıklamalarda bulundu.

1 – Türkiye ile ABD arasındaki bu gerilimin temel nedenleri nedir? Bu kriz aslında nereden kaynaklanıyor?

Türkiye-ABD ilişkilerinin gerilmesinin çok-boyutlu bir arka planı var. 15 Temmuz’daki hain darbe girişimi bu anlamda bir milat oldu. Türkiye Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana emperyalizmle ilk defa bu kadar yakından yüz yüze geldi. 15 Temmuz nizamî Türk ordusunun, millî güçlerin ve milletin bir zaferidir. Biz o gün Amerika’nın bileğini büktük; bu onlar için yenilir yutulur cinste bir mağlubiyet değildi. Atlantikçi darbenin başarıyla püskürtülmesiyle birlikte devlet içinde kümelenen derin NATO’cu unsurlar birer birer ayıklanmaya başlandı. Ordu, bürokrasi ve sivil toplumdaki uzantıları büyük ölçüde temizlenmiş durumdadır. Siyaset ayağı da – öyle zannediyorum ki – çok yakın bir zamanda deşifre edilecektir. 15 Temmuz’da ABD Türkiye’deki operasyon kuvvetlerini yitirdi, bu birinci tespittir. İkincisi, hain darbe girişiminin hemen ardından Türkiye Fırat Kalkanı’nı gerçekleştirdi. Sanılanın aksine biz Fırat Kalkanı’yla Suriye’ye girmedik; ABD’ye müdahale ettik. Şimdi bu müdahalenin ikinci safhasına geçmiş bulunuyoruz. Astana Süreci’yle Rusya-İran-Türkiye üçlüsü arasında ete kemiğe büründürülen yeni bir diyalog ortamı var. Bu üçlü mekanizma Fırat Kalkanı’nı müteakip İdlib özelinde de Türkiye’nin yapıcı bir rol üstlenmesini kararlaştırdı. Üçüncüsü, Türkiye Kuzey Irak’taki Siyonist yapılanmaya nispetle ciddi bir muhalif duruş geliştirdi. Türkiye’nin bu denli kararlı davranmasını sanırım kimse beklemiyordu. Bölgedeki Türkiye-İran-Irak ittifakı Zion’un hülyalarını suya düşürdü. Nihayet dördüncü ve belki de en kritik nokta, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 füzeleriyle alakalı olan meseledir. Türkiye hâlihazırda hâlâ bir NATO üyesidir. Hâl böyle olunca S-400 füzeleri doğal olarak bir sorun doğurmuş oluyor. Amerikalılar bunu hazmedemediler. Türkiye 15 Temmuz’dan bu yana hem geleneksel Amerikan siyasetine hem de Siyonist merkeze meydan okuyor, bunun için de ABD Türkiye’ye bedel ödetmek istiyor.

Ben Türkiye’nin yakın zamanda NATO’dan uzaklaşacağını düşünmüyorum. Bir “Batı Asya Birliği”nden bahsediliyor bugün örneğin. Türkiye’nin hakiki yerinin Avrasya olduğuna dair çeşitli savlar dillendiriliyor. Ne var ki Türkiye Tanzimat’tan hatta Fatih’ten bu yana yüzünü doğrudan ve yalnızca Batı’ya çevirmiş bir ülkedir. Modern Türkiye’nin kaderi Fatih kendini “Kayser-i Rum” yani “Roma İmparatoru” ilân ettiği gün çizilmiştir aslında. Bizim NATO’dan kopmamız şimdilik olası gelmiyor. Fakat Türkiye’nin bir denge arayışı içinde olduğunu, 21. yüzyıl şartlarına uygun bir “devlet aklı” geliştirmeye çalıştığını rahatlıkla saptayabiliriz. Türkiye genelde ABD, özelde ise Batı’yla "eşit ve adil muhataplık" istiyor ve bunu kazanacak. ABD er ya da geç milletlerin haklarına tecavüz etmemeyi öğrenecek. Zion'a körü körüne hizmet ederek bunu öğrenemez. Öğrenmeyi reddederse de öğretilir. 1945'ten, 1991'den beri çok şey değişti.  Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı rahmetli İnönü’nün vaktiyle söylediği gibi “yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve Türkiye de oradaki yerini alacaktır”.

2 – Siz bu krizin sonunu nasıl öngörüyorsunuz? Neden?

Bu kriz uzun soluklu bir kriz olacak gibi duruyor. Her iki ülkenin de birbirine güveni kalmadı, eridi. Bozulan ilişkilerin telafisi zaman alacaktır. Şu tespiti yaparak başlamalıyız: ABD Siyonist lobinin tekelinde oldukça ve onun ideolojik-teolojik parametreleriyle hareket ettikçe dünya milletlerinin düşmanlığını tetiklemeye devam eder. Bugün Amerika’yı Trump yönetmiyor. Trump devleti basit bir şirketle eşdeğer gördü, şimdi ona devletin ne olduğunu öğretiyorlar. Amerika’yı yönetenler neo-con’lar yani yeni-muhafazakârlardır. Obama yönetiminde geri planda durdular, şimdi Trump’ın tecrübesizliğini sömürüyorlar. Sömürünün baş aktörü de Trump’ın damadı Jared Kushner’dir. Kushner üzerinden yönetimin dizginlerini Siyonist lobi AİPAC ve neo-con’lar ellerine aldılar.

ABD’de Siyonizm’den rahatsızlık duyan önemli bir kesim var. Bunlar sivil toplumda, halkın içindeler. Örneğin diğer Batı ülkelerindeki milliyetçilerin aksine ABD milliyetçileri 11 Eylül paradigmasını kabul etmediler, hatta reddettiler. Onlar Siyonist tehdidin son derece farkındalar. Ne var ki yeterince güçlü değiller ve devlet aklına yeterince sirayet edemiyorlar.

ABD Türkiye’nin talebini doğru anlamalıdır. Türkiye’nin ABD’yle arasında bir düşmanlık örgütlemek istediğini düşünmüyorum, bu akılsızca bir hareket olur. Türkiye eşit ve adil muhataplık istiyor ve bu talebinde sonuna kadar haklıdır. “Beni olduğum gibi kabul et ve iç işlerime burnunu sokma” diyor. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktürünün ve Soğuk Savaş şartlarının değiştiğinin çok farkında değil. Dünyanın hiçbir yerinde artık dilediği gibi at koşturamaz, uyum sağlamak zorundadır.

Şu soruyu sormamız lazım: ABD Türkiye’yi gözden çıkarabilir mi? Çok zor. ABD Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’le bir noktaya kadar kol kola gidebilir fakat bunlar çok zayıf halkalar ve bölgede arz ettikleri anlam çok cılız. Oysa Türkiye’nin İslâm dünyasında bir ağırlığı, rolü var. Coğrafî, kültürel, siyasî ve ekonomik avantajları var. Şayet Türkiye içinde bulunduğumuz bu gerilim sürecinde dirayetli bir duruş sergileyebilirse ben ABD’nin yeni oyunun şartlarını kabulleneceğini daha doğrusu kabullenmek zorunda kalacağını düşünüyorum.

Basit bir iktidar değişikliğiyle var olan sorunları artık hasıraltı edemeyiz, o eşiği aştık. Burada artık kitlesel bir baskı söz konusudur. Türkiye’de anti-Amerikancılık tarihte hiç olmadığı kadar revaçtadır. Kaldı ki bu sade bir tepki de değildir artık; siyasî bir şuurla kuşanan bir tepkiden bahsedebiliriz ve bu önemlidir. Türkiye ABD’ye iyi bir dost olabilir, olmasının önünde bir engel de yoktur ancak bunun için tek bir şartımız var: bizim egemenlik haklarımıza saygı duyulacak. Bu saatten sonra geriye dönüş yoktur, ABD bu meşru talebi özümsemek durumundadır. Bükemediğin bileği öpeceksin.

3 – ABD Başkanı Donald Trump bölgesel ve uluslararası arenada niçin gerilim çıkarmak peşindedir? Örneğin Trump Paris İklim Anlaşması'ndan çıkma kararı vermiş ve nükleer anlaşmaya yönelik bir tavır koymuştur. Bunun nedenini neye bağlarsınız?

Trump’ın ABD devleti üzerindeki kişisel hâkimiyeti sıfıra yakındır. ABD’yi Trump yönetmiyor. Roosevelt ve George W. Bush’tan sonra Siyonist nüfuzun en yoğun yaşandığı dönemi yaşıyoruz Trump’la. Roosevelt sakattı. Bush aptaldı. Trump ise gülünç derecede tecrübesiz. Siyonizm zayıfların zayıflıklarından faydalanmasını iyi biliyor. İklim Anlaşması’nın askıya alınması yönünde yönetime baskı kuran Amerika’nın ağababalarıdır, finans-kapitaldir. O da kimin elindedir, güdümündedir bellidir. Keza nükleer anlaşmayla ilgili de benzer bir tablo karşımıza çıkıyor bir önceki soruda da altını çizdiğimiz üzere. Siyonizm 20. yüzyılda ABD’nin yükselişini sağladı, bugün ise çöküşüne sebep oluyor.

4 – Trump yönetiminin İran'a yönelik yaklaşımını biliyorsunuzdur. Tahran-Washington geriliminin uluslararası denklemlerde nasıl bir etki bırakacağını düşünüyorsunuz?

Tahran yönetimi her zamanki gibi pragmatik ve rasyonel davranıyor. İran’ın devlet aklını takdir ediyorum. Tahran’da daima hızlı ve cesur kararlar alınıyor, alınan kararların da gerekleri yapılıyor. İran’ın değişen olaylar karşısında müthiş bir adaptasyon kabiliyeti var. ABD ile olan gerilimi de şimdilik iyi idare ediyorlar. İmzalanan nükleer anlaşma uluslararası meşruiyeti olan bir anlaşmadır ve buna riayet edilmelidir. Washington’un benimseyip yürüttüğü gerilim siyasetini Zion’un dayatmalarıyla birlikte okumak lazım. Tıpkı Türkiye örneğinde olduğu gibi, ABD’nin İran’a düşmanlık beslemesi için nesnel hiçbir gerekçe bulunmuyor. Sorun işgalci Siyonizm’in kaprisleridir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Siyonistler ABD devletini teslim aldılar ve o günden beri de ajandalarını yetkililere dikte ettiriyorlar. Avrupa devletleri ABD’nin Tahran takıntısına iştirak etmiyorlar, etmeyeceklerdir de. Zira Avrupa Tahran’la ticaret yapmak arzusundadır. Nitekim makul olanı da budur. Ben Trump’ın ve dolayısıyla arkasındaki Siyonist yapının bu inattan zararlı çıkacağı kanaatindeyim. Dünya dengeleri Tahran’ın lehine bir seyir izliyor. İradesini belli bir merkeze ipotek ettirmemiş olan hiçbir devlet Tahran’la durduk yere düşman olmayı istemez veya tercih etmez. Bölgenin şımarık çocuğu İsrail’in kaprislerinden ve mazlum edebiyatından pek çok devlete gına geldi. Demin de altını çizdik: yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Bu düzen eskiyi tepetaklak edebilecek niteliklere ve ruha haiz olabilir. Yaşayıp göreceğiz.

görüş gönderme

9 + 8 =