Son on yılda İran İslam Cumhuriyeti'nin Arap ülkelerine yönelik dış politikası istikrarlı ve öngörülebilir ilkelere dayanmıştır: komşuluk, İslami kardeşlik, karşılıklı saygı ve barış içinde bir arada yaşama çabası. Bu yaklaşım, bölgesel kriz anlarında da kendini gösteren uzun vadeli bir stratejinin parçası olmuştur. Bölgedeki gerilimlerin doruğa ulaştığı ve İran’ın doğrudan saldırılara maruz kaldığı durumlarda bile bu politikanın genel çerçevesi temelden değişmemiştir.
Mevcut durumda, İran’ın Amerika ve İsrail tarafından doğrudan saldırılara maruz kalması, Tahran'ın Arap ülkelerine yönelik tavrının da bu çerçevede analiz edilmesi gerekmektedir. İran, savaşı komşu ülkelerin coğrafyasına yayma niyetinde olmadığını defalarca dile getirmiştir. Bununla birlikte, İran'ın savunma politikasında net bir ilke vardır: "Tehdidin kaynağına yanıt vermek."Başka bir deyişle, bir Arap ülkesindeki herhangi bir nokta İran'a yönelik bir saldırının başlatılması için üs haline gelirse, o nokta çatışma denkleminin bir parçası olarak kabul edilecektir. Bu açıdan bakıldığında, İran'ın eylemi ev sahibi ülkeye karşı değil, saldırının kaynağına karşı tanımlanır.
Bu ayrım, bölgesel medya ortamının karmaşıklığında bazen göz ardı edilse de, İran'ın davranışını anlamak için kritik öneme sahiptir. İran, bölge ülkelerinin, özellikle de Arap komşularının güvenliğinin kendisi için önemli olduğu ve istenmeyen herhangi bir gerilimin bölgesel aktörlerin oyuna girmesi ve bu ülkelerin topraklarının İran'a karşı kullanılmasıyla sonuçlanacağı mesajını açıkça iletmeye çalışmıştır.
Arap ülkeleri arasında Umman, İran ile ilişkilerde özel bir yere sahiptir. Tahran ve Maskat arasındaki ilişkiler, geçmiş yıllarda her zaman karşılıklı güven ve birbirlerinin çıkarlarına saygı temelinde şekillenmiştir. Umman, gerilim yaratan rekabet alanlarından biri olmaktan kaçınmakla kalmamış, hassas anlarda arabulucu ve diyalog kolaylaştırıcısı rolünü de üstlenmiştir. Bu ülke, bölgesel hassasiyetleri anlayarak, topraklarının İran'a karşı düşmanca eylemlere sahne olmasına izin vermemiştir ve bu yaklaşım, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin güçlenmesine yol açmıştır. Umman, farklı aktörlerle ilişkileri sürdürürken karar alma bağımsızlığının korunabileceğini ve bölgesel istikrar yolunda adım atılabileceğini pratikte göstermiştir.
Katar da dengeli ve arabuluculuk temelinde bir politika izlemeye çalışan bir başka Arap oyuncu örneğidir. İran ve Katar arasındaki ilişkiler, bazı iniş çıkışlara rağmen genel olarak olumlu ve işbirliğine dayalı olmuştur. 2017 Katar ablukası krizi sırasında, hava ve deniz yollarını açarak Doha üzerindeki baskıyı azaltmada önemli bir rol oynayan İran olmuştur. Bu deneyim, kriz durumlarında iki ülke arasındaki işbirliği potansiyelini bir ölçüde göstermektedir.
Elbette Katar konusunda da eleştiriler dile getirilmiş ve getirilmektedir. Bunlardan biri, Doha'nın topraklarının İran'a karşı askeri eylemler için bir zemin haline gelmemesi konusunda daha dikkatli olması gerektiğidir. Bununla birlikte, genel bir değerlendirmede İran, Katar'ı bölgede dost bir ülke olarak tanımakta ve onunla olumlu ilişkilerin sürdürülmesinde ısrar etmektedir. Katar'ın arabulucu yaklaşımı, eğer bağımsızlığını korursa, bölgedeki gerilimlerin azaltılmasına yardımcı olabilir.
Bölgedeki diğer Arap ülkeleriyle ilgili olarak da İran'ın pozisyonu nettir. Tahran, hiçbir zaman Arap ülkeleriyle arasında doğuştan bir çelişki olmadığını ve karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde ilişkileri geliştirme konusunda istekli olduğunu belirtmiştir. Gerilime neden olan şey, halklar arasındaki temel farklılıklar değil, bazı hükümetlerin ABD ve İsrail ile tam bir uyum içinde benimsediği politikalardır. Bu uyum, bu ülkelerin altyapı ve topraklarının İran'a karşı askeri eylemler için devredilmesine yol açtığında, onları fiilen maliyetli bir denklemin içine sokmaktadır.
İran, bölgenin güvenliğinin bizzat bölge ülkeleri tarafından sağlanması gerektiğine inanmaktadır. Son on yılın deneyimi, bölge dışı güçlerin varlığının istikrara yol açmadığını, aksine krizlerin karmaşıklığını artırdığını göstermiştir. Uzun süren savaşlardan kronik istikrarsızlıklara kadar her şey, dış aktörlerin bölge halklarının güvenliği ve refahından çok kendi stratejik çıkarlarını sağlama peşinde oldukları gerçeğini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede ne ABD ne de İsrail, bölgede gerçek güvenlik arayışında olan aktörler olarak görülemez. Bu ikilinin politikaları esas olarak gerilim yönetimi, silah satışı ve stratejik üstünlüğü koruma üzerine kuruludur. Böyle bir yaklaşımın sonucu, bölgede güvenliksizliğin ve güvensizliğin devam etmesidir; bu durumun en büyük bedelini bölge ülkeleri ve halkları ödemektedir.
Buna karşılık İran, Fars Körfezi'nde kolektif bir güvenlik düzenlemesi oluşturma fikrini defalarca vurgulamıştır. Bu fikir, bölgedeki tüm Arap ülkelerinin katılımına ve dış aktörlerin müdahalesi olmamasına dayanmaktadır. Böyle bir düzenlemenin amacı, diyalog mekanizmaları oluşturmak, anlaşmazlıkları çözmek ve güvenlikteki yanlış anlaşılmaları önlemektir. Bu fikrin gerçekleşmesi elbette siyasi irade ve dış bağımlılıklardan uzaklaşmayı gerektirmektedir.
Genel olarak, İran'ın bölgedeki Arap ülkelerine yönelik yaklaşımının, bu ülkelerin İran'a karşı baskı aracı haline gelmekten kaçınmaları şartıyla, etkileşim, saygı ve işbirliğine dayandığı söylenebilir. Tahran, karşılıklı irade olması durumunda çeşitli alanlarda ilişkileri genişletmeye hazır olduğunu göstermiştir. Bölge güvenliği, her zamankinden daha fazla, içsel işbirliğine ve dış müdahalelerden uzak durmaya ihtiyaç duymaktadır; bu yol, zor olsa da, Fars Körfezi ve ötesinde istikrarlı bir gelecek için tek sürdürülebilir seçenektir.

yorumunuz