5 Oca 2026 15:00

Mehmet Perinçek yazdı:

Venezuela saldırısı ve postmodern haydutluk

Venezuela saldırısı ve postmodern haydutluk

Uluslararası ilişkileri Uzmanı Dr. Mehmet Periçek kaleme aldığı yazısında "ABD’nin saldırısı yalnızca Venezuela’ya yönelik değildi. Washington bu hamlesiyle Rusya, Çin, İran, Türkiye ve Şam’a mesajlar gönderdi." görüşüğnü savundu.

Venezuela’ya yönelik saldırı bir gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıkardı: Batı dünyası, yani Atlantik dünyası, kurucu ilkelerini tamamen terk etmiş durumdadır. Bu saldırıyla, uzun süredir yaşam destek ünitesinde olan bir liberalizmin ölümü fiilen ilan edilmektedir. Batı medeniyeti, İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinden doğan yaşam ve mülkiyetin korunması, ticaret güvenliği ve konut dokunulmazlığı gibi ilkeler üzerine inşa edilmişti. Oysa bugün bir devlet başkanının kaçırıldığını, tüccar gemilerinin korsan gemileri gibi ele geçirildiğini ya da Rus varlıklarının Batı bankalarındaki fonlarının müsaderesine yönelik girişimleri görüyoruz. Yaşadığımız şey, postmodern haydutluktur. Kapitalist-emperyalist sistemin liberal ilkelerinin bile açıkça hiçe sayıldığı bir noktaya geldik.

Bunun karşısında, yeni bir dünya düzeni ihtiyacı artık tartışmasız bir şekilde açıktır. Gerçek bir çok kutupluluk kurulmadıkça, Atlantik cephesi haydutluk yolunda ilerlemeye devam edecektir.

Bu haydutluğun, “Venezuela’da demokrasi yoktu” gibi bahanelerle veya bazı çevrelerin İran için şu anda iddia ettiği gibi, “özgürlük eksikliği” veya “ekonomik sorunlar” gibi bahanelerle süslendiğini de görüyoruz. Bunların hepsi saçmalıktır (bullshit). ABD’nin Venezuela ve İran’da izlediği amaç aynıdır: Bu ülkeleri ve çevrelerini tam emperyalist kontrol altına almak.

Ankara, Tahran, Pekin, Moskova ve Şam’a da bir saldırı

ABD’nin saldırısı yalnızca Venezuela’ya yönelik değildi. Washington bu hamlesiyle Rusya, Çin, İran, Türkiye ve Şam’a mesajlar gönderdi. ABD’nin planlarının önünde duran ülkelere bir uyarıydı bu. Bu anlamda Maduro’ya yapılan saldırı, aynı zamanda Ankara’ya, Tahran’a, Pekin’e, Moskova’ya ve Şam’a da yapılmış bir saldırıdır. Benzer şekilde, Venezuela’nın egemenliğine yönelik bir saldırı, tüm bu ülkelerin egemenliğine yönelik bir saldırıdır. Bu nedenle, Venezuela’ya yönelik saldırıya verilecek yanıt sadece Venezuela’yı savunmakla ilgili değil, aynı zamanda bu ülkelerin kendilerini savunma kararlılığını ortaya koymakla da ilgilidir.

Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye açısından bu saldırı, ABD’nin Doğu Akdeniz ve Suriye’deki varlığıyla birlikte değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Maduro’ya yapılan saldırı, SDG’ye destek anlamına gelir; Türkiye’nin içinde ve çevresindeki ayrılıkçı güçlere verilen destektir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı cesaretlendirir. İsrail’e ise şu mesajı gönderir: “Soykırıma devam edin, arkanızdayız.”

Bugün dünyada iki kamp bulunmaktadır. Bir yanda Mazlum ve Gelişmekte Olan Ülkeler, Avrasya cephesi; diğer yanda ise birkaç emperyalist devletten oluşan Atlantik cephesi yer almaktadır. Venezuela, İran, Tayvan, Suriye ve Ukrayna’daki gelişmeler, bu küresel yüzleşme bağlamında, dolayısıyla birbiriyle bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır.

Erdoğan’ın Sessizliği ve Hükümetin Yeni Yolu

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Maduro’ya yapılan saldırı hakkında tek kelime etmemesi, Türkiye açısından ciddi bir kırılganlığın ciddi bir işaretidir. Erdoğan ve hükümet yetkililerinin de kabul ettiği gibi, Maduro, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Türkiye’ye destek veren ilk liderler arasındaydı. Bugün Maduro’ya saldırı karşısında sessiz kalmak, vefasızlığa denktir. Sessizlik, onaylamak demektir.

Ayrıca sorun sadece vefasızlıkla sınırlı değildir. Bu sessizlik, ABD’nin saldırganlığını desteklemek anlamına gelir ve Türkiye’nin kendisine yönelik olası saldırılar için açık bir davetiyedir.

Erdoğan’ın sessizliği aynı zamanda Türkiye’nin izlediği yeni stratejik yola da işaret etmektedir. Güney Kafkasya’da “Trump rotası”, Gazze’de “Trump barışı”, Suriye’de “Trump inisiyatifi”… Bütün bunlarda Türkiye, Avrasya güçlerini kenara iterek ve objektif olarak ABD’nin stratejisi ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda konumlanan yeni bir rotaya girmiştir. Bu yol bir yandan Türkiye’yi izole ederken, diğer yandan bölgedeki ABD-İsrail gücünü pekiştirmektedir. Bu rotayı seçmiş olan Türkiye, Venezuela konusunda tek kelime etmeye bile cesaret edememektedir. Türk hükümeti, cumhurbaşkanının baş danışmanının Maduro’ya yönelik saldırıyı kınayan bir sosyal medya paylaşımını silmesine varacak bir noktaya düşmüştür.

Bütün bunlar Erdoğan hükümeti hakkında daha fazla şey ortaya koymaktadır: AK Parti hükümeti artık Türkiye’nin ihtiyaçlarını ve karşılaştığı zorlukları tek başına karşılayacak durumda değildir. Sonuç olarak, Türkiye’yi tek başına yönetebilecek bir konumda da değildir.

“15 Temmuz 2016’yı Unutmayın”

Türkiye’nin bundan çıkarması gereken temel ders, ekonomi, savunma sistemleri ve istihbarat başta olmak üzere ulusal savunmanın diğer bileşenleri dahil olmak üzere Batı’ya olan bağımlılığını, kendi imkanları ve mevcut dost ve müttefik ülkeler doğrultusunda kırmanın gerekliliğidir. Bugün Başkan Maduro’yu kaçıranlar, yarın aynısını bize veya komşularımıza yapmayı deneyebilirler. Hatta unutmayalım ki ABD, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Türkiye’de de böyle bir teşebbüste bulunmuştur. Türkiye’nin bugün Suriye ve Doğu Akdeniz’de göstereceği direnişe karşılık, yeniden bu yöntemlere başvurabilirler.

Ayrıca, Güney Kafkasya’da “Trump rotası”, Gazze’de “Trump barışı” ve Suriye’de “Trump inisiyatifi” olarak özetlediğim ABD politikaları içinde konumlanarak, Beşar Esad’ın devrilmesinde rol alarak, bölgeden çekilme eğiliminde olan Trump yönetiminin iştahını kabartmış ve hatta bu çekilmeyi yeniden gözden geçirmesine neden olmuş olabileceğini de belirtmeliyim. Eğer savaşmamak istiyorsak, savaş tehdidini önlemek istiyorsak, saldırganlığın ve savaş tehdidinin karşısına ekonomik, siyasi ve askeri bir denge unsuru inşa etmeliyiz.

“İsrail ile geçinemezseniz hayatta kalamazsınız”

Venezuela’ya yönelik saldırının Şam’ı ilgilendiren boyutunun özellikle önemli olduğuna inanıyorum. Şu anda ABD, ayrılıkçı terör örgütü SDG’nin (SDF) Şam hükümetine entegrasyonunu engelliyor. Venezuela’ya yapılan saldırı, bu konuda Türkiye ve Suriye hükümetlerinin gösterdiği itiraz ve tepkilere yönelik bir mesajdır. (Bu tepkilerin yeterli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur.) Geçtiğimiz günlerde ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, “Ahmed el-Şaraa, Suriye’de hayatta kalmasının ve herhangi bir istikrarın yolunun İsrail ile barış yapmaktan geçtiğini anlıyor,” dedi. Tersinden okunduğunda bu şu anlama gelir: “İsrail ile iyi geçinemezseniz, hayatta kalamazsınız.”

Bu tehditler karşısında tek uygulanabilir eylem tarzı, ABD saldırganlığını dengeleyebilecek bir karşı ağırlık oluşturmaktır. Güce sadece güçle karşılık verilebilir, sözler veya iyi niyetle değil. Bu karşı ağırlığın iki temel direği vardır: Birincisi, ABD saldırganlığının hedefindeki ülkelerin iç dinamikleri; ikincisi, bu ülkeler arasında inşa edilecek uluslararası dayanışma ve ittifaklardır. Doğu Akdeniz’den Suriye’ye, Tayvan’dan Ukrayna’ya ve Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar, Atlantik planlarını boşa çıkarabilecek, doğru strateji ve taktiklerle işbirliği ve ittifak biçimleri geliştirmek elzemdir.

Küresel Kamuoyundan ve ABD İçinden Gelen Tepkiler

Korkacak bir sebep yok. Atlantik cephesi yenilmez bir güç değildir. Bugün bir güç gösterisi yapmış olsa da, ekonomik, askeri ve siyasi olarak yeni bir dünya şekillenmekte ve Atlantik, hakimiyetini kaybetmektedir. Bu süreçte, hem ABD içinde hem de ABD ile AB arasında iç bölünmeler derinleşmektedir.

Bu saldırılar yalnızca küresel kamuoyundan ve Mazlum/Gelişmekte Olan Ülkelerden tepki görmekle kalmıyor; ABD’nin kendi içinden de ciddi tepkiler alıyor. Hatta Trump’ın kendi destekçileri bile (MAGA hareketini savunanlar), onu ihanetle suçluyor. Bahsettiklerim marjinal figürler değil; Temsilciler Meclisi üyeleri ve önde gelen MAGA ideologları. Onlar, “Trump’ın Obama, Hillary ve Biden benzeri birine dönüştüğünü” iddia ediyorlar.

Bolivarcı ve Chavismo Geleneğini Canlandırmak

Son olarak, Venezuela’ya yapılan saldırı ve Maduro’nun kaçırılması, Venezuela devletinin çöktüğü veya tamamen ABD’nin eline geçtiği anlamına gelmez. Venezuela’nın kendini ve egemenliğini savunmaya devam edeceğini göreceğiz. Maduro’nun kaçırılması ABD için bir zafer gibi görünse de, tıpkı Nasrallah, Heniyye ve Sinvar gibi isimlerin şehit edilmesinden sonra başkalarının öne çıkıp mücadelenin devam etmesi gibi, Venezuela’da ve dünyadaki diğer ülkelerde de aynısı olacaktır.

Venezuela’da, hem devlet bünyesinde hem de halk arasında Bolivarcı ve Chavista hareketi mevcuttur ve bu gelenek sağlam bir şekilde yerini korumaktadır. Burada önemli olan, bu geleneği canlandırmak ve devlet ile halk arasındaki birliği güçlendirmektir.

Daha Büyük Savaşları Önleme Stratejisi

Bugün devletler arasında doğrudan savaşlara tanık olmasak da, dünya genelinde çeşitli güçler ve emperyalist vekiller aracılığıyla savaşlar yürütülmektedir. Ukrayna’daki savaş, Ukrayna ile Rusya arasında değil, ABD ile Rusya arasında ve daha geniş anlamda Avrasya arasındadır. Mike Pompeo, İran’daki protestocuların yanında Mossad ajanlarının yürüdüğünü söylemiştir. Lindsey Graham gibi şahinler, Suudi Arabistan ile İsrail’i uzlaştırmanın yolunun İran’da rejim değişikliği getirmek olduğunu savunmaktadır. SDG, Türkiye, Suriye ve bölge ülkelerine karşı kullanılan bir ABD-İsrail piyonudur. Önde gelen İsrailli stratejistler, Tahran düşerse Doha’nın da düşeceğini belirtmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bütün bunlar, tek bir savaşın cepheleri ve bileşenleridir.

Bu noktada kabul edilmesi gereken şudur: Devam eden savaşların genişlemesini önleyecek ve daha büyük bir savaşın çıkmasını engelleyecek tek güç, Mazlum ve Gelişmekte Olan Ülkelerin dayanışması ve işbirliğidir. Bu başarılırsa, gerilemekte olan Atlantik dünyası çok daha büyük bir savaş başlatma cesaretini bulamayacaktır.

Yazar: Dr. Mehmet Perinçek

Kaynak: United Word İnternational

İngilizcesi için buraya tıklayın

News ID 1933489

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha