ABD Başkanı Donald Trump, İslamabad’daki müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının hemen ardından sosyal medya hesaplarında paylaştığı bir yazıda, İran için “Venezuela tarzı deniz ablukası” önerisini gündeme getirdi.
El Mayadeen haber sitesi, Trump’ın bu yeni İran planının neden başarısız olacağını analiz ettiği yazısında şu değerlendirmelere yer verdi: Venezuela ve Küba, coğrafi olarak çevrili Karayip ülkeleridir; kara derinlikleri yoktur ve hayati ihracatları tamamen Washington’un kontrol ettiği deniz yollarına bağlıdır. Buna karşılık İran, yedi ülkeyle kara sınırına sahip olup Çin, Rusya, Pakistan ve Orta Asya’ya uzanan kritik bir Avrasya kara derinliği barındırmaktadır. Geçmiş savaş dönemlerinde de Çin yapımı silahların Pakistan üzerinden kara yoluyla aktarılmasının, deniz güzergâhlarını baypas ederek etkili biçimde işlediği kanıtlanmıştır.
Haberde ayrıca şu nokta vurgulandı: İran, ablukanın uygulanmasının öngörüldüğü boğaz üzerinde doğrudan hâkimiyet sahibidir. İran’ın Fars Körfezi ve Umman Denizi boyunca 2500 kilometrelik kıyı şeridi, tüneller, yeraltı tesisleri, füzeler, uçaklar ve insansız denizaltılarla güçlendirilmiştir. Bu kapasitenin, ABD’nin olası bir deniz ablukasını en az savaş kadar riskli bir kumara dönüştürdüğü ifade edilmektedir.
İslamabad müzakereleri neden başarısız oldu?
Saha, siyasi ve ekonomik gerçekler, İslamabad’daki müzakerelerde yaşanan gelişmeleri değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Bu görüşme yalnızca ilk turdu ve İran açıkça tek bir oturumda anlaşmaya varmayı beklemediğini, diplomasinin hiçbir zaman sona ermeyeceğini belirtmişti. Buna karşılık, acele eden taraf Washington oldu; ABD, geniş yetkilerle donatılmış bir başkan yardımcısını gönderdi ve daha ilk turda “nihai teklifini” masaya koydu. Bu acele, güven göstergesi değil; aksine zaman baskısı, artan maliyetler ve ABD’de ekonomik ve askeri yıpranmanın seçim krizine dönüşme riski nedeniyle siyasi bir çözüme duyulan acil ihtiyaç anlamına geliyordu. Bu durum, Trump için müzakere sürecini zorlaştırdı.
ABD içindeki ayrışmalar ise benzeri görülmemiş şekilde derinleşti. Genelkurmay Başkanı, savaş başlamadan önce kamuoyuna açık bir şekilde risklere dikkat çekmiş, Trump ise onu ve aynı görüşte olan diğer yetkilileri görevden almıştı. Kongre üyeleri de yürütülen savaşın hedefleri ve nasıl sonlandırılacağı konusunda yapılan bilgilendirmelerde ikna olmadı. En önemlisi, ABD’de Vietnam Savaşı’ndan bu yana en büyük savaş karşıtı protestolar yaşandı. Trump’ın ana tabanını oluşturan MAGA hareketi bile bu savaşa karşı çıkarak, savaşın ekonomiyi zayıflattığını ve ABD halkının aleyhine, İsrail’in lehine olduğunu savundu. Tüm bu unsurlar, Washington’un müzakere pozisyonunu herhangi bir askeri başarısızlıktan çok daha fazla zayıflattı.
Buna karşılık, İran’ın iç cephesi, ABD ve İsrail’in öngördüğü iç çöküş hesaplarını boşa çıkardı. Trump ve Netanyahu’nun beklediği kaosun yerine, İran şehirlerinde milyonluk yürüyüşler ve büyük insan zincirleri düzenlendi; bunlar hâlen sürüyor. Yurtdışında yaşayan çok sayıda İranlı ülkeye dönerek savunmaya katıldı. Hatta İran karşıtı bazı iç muhalif gruplar bile gösterilere iştirak etti. Üç binden fazla vatandaşın hayatını kaybetmesine ve altyapıda büyük yıkıma rağmen ortaya çıkan bu dikkat çekici ulusal birlik, İran’ın toplumsal yapısındaki derin dayanıklılığı gösterdi; bu dayanıklılığın yalnızca bombardımanla kırılmasının mümkün olmadığı ifade edildi.
Savaşın devamında güç dengesi kimin lehine?
ABD’nin askeri kapasitesindeki yıpranma hızla ve ağır şekilde devam ediyor. Bölgedeki Amerikan üsleri, bir kısmını aktif hizmet dışı bırakan saldırılarla karşı karşıya kaldı. Yeni destek kuvvetlerinin bölgeye ulaşması da kaybedilen kapasitenin geri dönüşü anlamına gelmiyor; aksine bu kuvvetler, İran’ın en uzak ve en korunaklı ABD üslerini dahi “yüksek hassasiyetle” vurabildiğini gösteren füze ve insansız hava araçları karşısında daha görünür hedeflere dönüşüyor.
Patriot ve THAAD füze bataryaları ile hassas mühimmat gibi hayati stoklar, Ukrayna’nın dört yılda tükettiğinden daha hızlı biçimde tükendi. Washington, uçaklar, radarlar ve hava savunma sistemlerinde yaşanan kayıpları telafi etmek için yıllara ihtiyaç duyuyor.
Lübnan cephesinde ise İsrail siyasi ve askeri açıdan yıpranma sürecine girmiş durumda. İsrail ordusu haftalar süren kara operasyonlarına rağmen hâlâ Litani Nehri’ne ulaşabilmiş değil ve sınır şehirlerinde Hizbullah’ın direnişi karşısında her gün kayıplar veriyor. Direniş güçleri, önceki savaşlarda kapasitelerinin zayıflamadığını gösterdi.
Siyasi alanda ise Netanyahu’nun ateşkesi sona erdirme kararı ve Lübnan’daki ağır can kayıpları, uluslararası arenada onu her türlü anlaşmanın önündeki başlıca engel olarak gösterdi. Buna karşılık Hizbullah, sürekli ateşkes ihlallerine yanıt veren meşru bir savunma gücü olarak konumunu güçlendirmiş görünüyor.
Çin’in savaşa çekilme ihtimali var mı?
El‑Mayadin, Trump’ın deniz ablukası planını değerlendirirken, bu tehdidin onun hesaplarının ötesinde senaryoları gündeme getirdiğini belirtti. Boğazın İran’a kapatılması yalnızca İran’ın petrol ihracatının durması anlamına gelmiyor; aynı zamanda Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avrupa’ya yönelik petrol ve gaz arzının da kesilmesi demek. Analistlere göre bu durum, petrol fiyatlarını önümüzdeki günlerde varil başına 150 doların hatta 200 doların üzerine çıkarabilecek benzeri görülmemiş seviyelere taşıyabilir.
Daha tehlikelisi ise, bir deniz ablukasının Çin savaş gemilerinin kendi hayati petrol tedarik hatlarını korumak için Arap Denizi ve Hint Okyanusu’na inmesine yol açabilmesi. Bu da bölgesel bir çatışmayı, Washington’ın yönetme kapasitesini aşan bir uluslararası krize dönüştürebilir ve ABD donanmasının yıpranma sürecini hızlandırabilir.
ABD’nin Savaşta Stratejik Çıkmazı
Genel olarak, İran’ı devirmek, Direniş Ekseni’ni bütünüyle dağıtmak ve bölgenin haritasını emperyalizm ile onun sömürge yerleşim üssü olan İsrail rejiminin çıkarlarına göre yeniden şekillendirmek amacıyla başlatılan Amerikan‑İsrail saldırısı, altı haftanın sonunda kapsamlı bir stratejik çıkmaza dönüştü. Ne Washington ne de Tel Aviv bu çıkmazdan ağır bir bedel ödemeden çıkabilecek bir yol bulabilmiş durumda.
Bu çıkmazdan geri adım atmak, ABD’nin süper güç olarak sahip olduğu itibarı tüm dünyanın gözünde zedeleyecek ve Güney Çin Denizi’nden Latin Amerika’ya kadar tüm karşıtlarını bu ülkeye karşı meydan okumaya teşvik edecektir. Sürecin aynı şekilde devam etmesi ise ABD’nin yıpranmasını hızlandıracak; Çin ve Rusya da bunu nüfuzlarını genişletmek için tarihi bir fırsata dönüştürecektir.
Bu tablo içinde, modern tarihinde karşılaştığı en ağır saldırıyla yüzleşen İran, hem savaşmayı hem müzakere etmeyi sürdürmekte ve her iki alanda da kendi koşullarını karşı tarafa kabul ettirmektedir.

yorumunuz