Diplomasi, milliyetçilik ve ahlaka dayalı bir medeniyete sahip bir ülke, asla baskı veya tehdit altında müzakerelere girmez. İran, “Şartlarım yok, haklarım var” diyor ve İran'ın haklarını görmezden gelip kendi taleplerini dayatmak isteyen bir tarafla karşı karşıya.
Ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump'ın da zor bir durumda olduğu ve müzakerelerde baskı, şartlar ve talepler dayatarak bu savaştan kurtulmaya çalıştığı görülüyor.
Bu bağlamda, Mehr muhabiri, İslam ve siyasi düşünce alanında Lübnanlı yazar ve araştırmacı "Rasul Hüseyin Abu al-Sabh" ile bir görüşme gerçekleştirdi; görüşmenin metni şöyledir:
*ABD, aynı anda tehdit ve baskı dilini kullanırken İran’dan nasıl müzakere talep ediyor?
Aslında ABD’nin dış politikasında tehdit ve caydırma dilini kullanması yeni bir durum değil. Washington uzun yıllardır uluslararası ilişkilerde siyasi ve askerî baskı araçlarına dayanan bir yaklaşım benimsiyor. Ancak Amerikan karar alıcılarının öngöremediği şey, farklı bir modelle karşılaşmaları oldu: İran İslam Cumhuriyeti.
İran, derin inançsal ve düşünsel temellere dayanan bir siyasi yapıya sahip ve bu çerçevede ilkelerinden geri adım atmak veya baskı altında uzlaşmak gibi bir yaklaşımı benimsemiyor. İmam Humeyni döneminde vurgulanan “direniş” anlayışından, lider Ayetullah Hamenei döneminde toplumda güçlendirilen sabır, iman ve özgüven kavramlarına kadar uzanan bir çizgi oluştu. Bu çizginin temel başlığı ise “direniş ve teslim olmama”dır.
Bu nedenle geleneksel baskı araçları artık eskisi kadar etkili değil. Hatta küresel düzeyde ABD hegemonyasının algısının zayıflamakta olduğunu söylemek mümkün. Bu da tehdit dilinin tek başına siyasi hedeflere ulaşmak için yeterli olmadığını gösteriyor.
*ABD, savaş yoluyla elde edemediğini müzakere yoluyla mı elde etmeye çalışıyor?
İran’ın son yıllarda elde ettiği kazanımlar, özellikle stratejik ve psikolojik düzeyde güç dengelerinde önemli bir değişime işaret ediyor. İran, dünya kamuoyunda yerleşmiş olan “ABD yenilmezdir” algısını kırmayı başardı ve bu başlı başına önemli bir kazanım olarak görülüyor.
Bugün İran artık yalnızca gelişmelere tepki veren bir aktör değil; siyasi süreçlerin yönünü ve hatta müzakere zamanlamasını etkileyebilen aktif bir aktör konumuna gelmiş durumda.
ABD’nin müzakereye dönme isteğinin arkasında ise karşı karşıya kaldığı çeşitli zorlukları yönetme çabası bulunuyor. Bunlar hem askerî hem de ekonomik alanlarda yaşanan sorunlar. Bunun yanı sıra ABD içinde dış politikaya yönelik eleştirilerin artması da Washington’u farklı araçlara yöneltiyor. Bu nedenle ABD, doğrudan çatışma yoluyla elde edemediği bazı hedeflere müzakere üzerinden ulaşmaya çalışıyor olabilir.
*Olası ikinci tur müzakereler konusunda farklı değerlendirmeler yapılıyor. Sizce bu görüşmeler gerçekleşecek mi ve nasıl bir çerçeveye sahip olabilir?
Müzakerelerin devam edip etmemesinden bağımsız olarak İran’ın temel ilkelerinde köklü bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Çünkü İran’ın yaklaşımı kısa vadeli gelişmelere değil, uzun vadeli stratejik bir perspektife dayanıyor.
ABD’nin zaman kazanma ve süreci uzatma politikasını sürdürmesi muhtemel. Ancak bu yöntem artık eskisi kadar etkili değil ve büyük ölçüde karşı taraf tarafından fark edilmiş durumda.
İran’ın müzakere heyeti ise hesaplı ve temkinli bir yaklaşım izliyor. Bu yaklaşım, elde edilen kazanımların korunmasını esas alıyor ve temel ilkelere zarar verebilecek tavizlerden kaçınmayı amaçlıyor.
Sonuç olarak “direniş” ilkesi hem dini öğretilerde hem de tarihsel tecrübelerde köklü bir değer olarak öne çıkıyor ve İran’ın siyasi yaklaşımında önemli bir yer tutmaya devam ediyor.

yorumunuz