Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri, son yıllarda yalnızca diplomatik gerilim başlıklarıyla değil, doğrudan güvenlik eksenli tartışmalarla da anılıyor. İsrailli siyasetçi ve analistlerin açıklamalarında Türkiye giderek daha fazla “yeni İran”, “bölgesel tehdit” ve “önleyici saldırı senaryoları” ile birlikte zikrediliyor.
Peki bu durum ne anlamına geliyor?
World Of Türkiye yazarı Prof.Dr. Celaleddin Yavuz sorularımızı şöyle yanıtladı:
1- İsrail’in son yıllarda Türkiye’yi hem kendi kamuoyuna hem de uluslararası arenaya “bölgesel tehdit” gibi ifadelerle sunmaya başlamasının arka planında ne tür gelişmeler yatıyor? Bu çerçevede Bennett, Netanyahu ve Rubin gibi isimlerin açıklamalarını nasıl okumak gerekir?
İsrail’in Türkiye’yi sistematik biçimde “tehdit” olarak konumlandırma çabası, ilişkilerdeki bozulmanın kronikleşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. 1990’larda askeri işbirliği ve stratejik ortaklık düzeyine yaklaşan ilişkiler, 2008 Gazze saldırısı sonrası Ehud Olmert’in Ankara ziyaretini takiben başlatılan operasyon, Davos’taki “One minute” krizi ve 2010 Mavi Marmara baskını ile kırılma noktasına geldi.
Bu süreçten sonra Türkiye, özellikle Erdoğan’ın söylemleriyle, İsrail’in Gazze ve Filistin politikasını “devlet terörü”, “soykırım”, “yeni Hitler” gibi çok sert kavramlarla tanımlamaya başladı. İktidar medyası da İsrail’i kamuoyunda açık biçimde “bölgesel istikrarı bozan ana aktör” olarak kodladı.
İsrail tarafında ise üç paralel gelişme öne çıkıyor:
Bölgesel Dosyalar: Türkiye’nin Suriye, Gazze, Doğu Akdeniz ve Afrika’daki aktif politikaları, İsrail’in çıkar ve planlarıyla çatışıyor. Ankara’nın Filistin dosyasında yüksek perdeden pozisyon alması, Gazze’ye insani yardım ve siyasi destek vermesi, İsrail açısından Türkiye’yi giderek “rahatsız edici bir oyuncu” haline getiriyor.
Lobi Dengesi ve İmaj Çalışması: “One minute” sonrası ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye lehine geleneksel desteğini çekmesi ve Rum–Ermeni lobileriyle yakınlaşması, Türkiye’yi Washington çevrelerinde “sorunlu ortak” imajına itiyor. İsrail’de de bu dönüşüm, Türkiye’yi İran’a benzeten söylemlerle besleniyor. Bennett’in “Türkiye yeni İran’dır, Erdoğan kurnaz ve tehlikeli bir rakip” ifadesi, hem iç kamuoyuna hem Batı’ya “Türkiye artık bizim için dost değil, stratejik hasım” mesajı verme amacı taşıyor.
Diskur Üzerinden Meşrulaştırma: Yahudi asıllı Rubin gibi isimler, analist kimliğiyle, Türkiye’yi hem tarihsel bagajı (“Osmanlı zulmü”, eski egemenlik alanlarında bıraktığı izler) hem de güncel politikaları üzerinden “uzun vadeli tehdit” olarak çerçeveliyor. “Ankara 2036’da, Tahran 2026’daki gibi olacak mı?” sorusu, Türkiye’yi İran’ın yerine konumlandırma denemesidir. Aynı şekilde, Türkiye’nin Gazze’ye barış gücü göndermesini “ateşe benzin dökmek” olarak nitelendirmesi, Ankara’nın bölgesel inisiyatiflerini peşinen kriminalize etme çabasıdır.
Netanyahu’nun “Erdoğan kendi Kürt vatandaşlarını katlediyor” şeklindeki ifadeleri ise bu hedefe yöneliktir: Batı başkentlerinde Ankara’ya karşı mesafeli bir tavır oluşmasına katkı sağlamak.
Özetle Bennett, Netanyahu ve Rubin’in sözleri tekil çıkışlar değil; Türkiye’yi İsrail ekseninde “İranlaştırmaya”, yani uzun vadeli, yapısal bir tehdit kategorisine yerleştirme stratejisinin parçalarıdır. Bu söylem, hem olası askeri seçenekleri “savunma refleksi” gibi göstermek hem de Türkiye aleyhine uluslararası meşruiyet zemini hazırlamak amacı taşımaktadır.
2- İsrail’deki siyasi ve entelektüel çevrelerden gelen bu açıklamalar, Türkiye’nin askerî kapasitesi, savunma sanayii tesisleri ve siyasi liderliğini doğrudan hedef gösteriyor. Bu çerçevede, İsrail kaynaklı bu tehdit algısının Türkiye açısından anlamı nedir ve Ankara’nın hangi önleyici güvenlik ve diplomasi adımlarını gündemine alması gerekiyor?
İsrail, Türkiye için en ciddi tehdittir. İsrail’deki açıklamaların geldiği düzey ve içerik, Türkiye açısından salt “sert söylem” veya “psikolojik baskı” boyutunu aşan bir tabloya işaret ediyor. Bennett’in Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımlaması, Rubin’in “Odak Operasyonu” benzeri önleyici saldırı iması kritik boyut taşımaktadır:
Hedef Listesinin Açıkça İlanı: Rubin’in F‑16 üsleri, deniz üsleri, TUSAŞ ve diğer savunma sanayii tesisleri (ASELSAN, Roketsan, Havelsan vb.), kritik altyapılar (limanlar, köprüler, demiryolları, enerji tesisleri) ve savunma sanayii uzman personeli ile güvenlik birimi komutanlarını “öncelikli hedefler” arasında sayması, İsrail’de belirli çevrelerin masasında Türkiye’ye yönelik “kapsamlı stratejik saldırı” senaryolarının konuşulduğunu gösteriyor. Bu, retorik sınırını aşan, askeri planlamaya işaret eden bir dil.
Askerî-Siyasi Liderliğin Hedef Gösterilmesi: Erdoğan’ın uçağının yurt dışı gezilerine denk gelen bir zamanda vurulabileceği iması, Dışişleri Bakanı Fidan ve MİT Başkanı Kalın’a yönelik saldırı önerileri, Türkiye’nin sadece askerî altyapısının değil, siyasi ve istihbarî karar vericilerinin de potansiyel hedef olarak seenebildiğini ortaya koyuyor. Bu, caydırıcılığı test eden ve Türkiye’yi hem iç güvenlik hem dış politika açısından baskı altında tutmayı amaçlayan bir söylem.
ABD Faktörü ve Özerk Hareket Kabiliyeti: Analizde vurgulandığı gibi, “İsrail böyle bir çılgınlığı ABD destekli yaparsa çok daha kolaylaştır; ancak son İran saldırısını ABD desteği olmaksızın da yapmış olabileceği dikkate alınmalıdır” ifadesi, İsrail’in gerektiğinde Washington’dan bağımsız hareket edebileceği ihtimalini de gündemde tutuyor. Bu, Türkiye açısından tehdidin sadece “ABD-İsrail ortaklığı” düzeyinde değil, İsrail’in tek taraflı inisiyatifi üzerinden de ele alınmasını gerektiriyor.
Bu tablo karşısında Ankara’nın gündemine alması gereken başlıca önleyici adımlar şöyle sıralanabilir:
Askerî ve Savunma Sanayii Korumasının Güçlendirilmesi:
Stratejik hava/deniz üsleri, savunma sanayii tesisleri ve kritik altyapıların hava ve füze savunma kapasitesi artırılmalı; siber saldırı, sabotaj ve hedefli suikast risklerine karşı çok katmanlı koruma konsepti güncellenmelidir. Komuta–kontrol yapılarının dağıtık ve yedekli hale getirilmesi, kritik personel güvenliğinin özel protokollerle güçlendirilmesi önemlidir.
İstihbarat ve Erken Uyarı Mekanizmaları:
İsrail’in bölgedeki operasyon kalıpları, hassas mühimmat kabiliyetleri ve olası “önleyici vuruş” doktrinleri yakından izlenmeli; uydu, sinyal ve insan istihbaratı kaynaklı erken uyarı kapasitesi güçlendirilmelidir. Bu, olası bir sürpriz saldırı ihtimaline karşı caydırıcılık ve hızlı reaksiyon imkânı sağlar.
Diplomatik Cepheyi Genişletmek:
Türkiye, İsrail’den gelen bu açık tehdit söylemini hem ikili kanallarda hem de NATO, BM ve bölgesel platformlarda kayıt altına almalı; özellikle savunma sanayii tesisleri ve sivil altyapıya yönelik imaların uluslararası hukuk açısından doğuracağı sonuçları önceden vurgulamalıdır. Bu, ileride yaşanabilecek bir gerilimde diplomatik zemin ve meşruiyet açısından avantaj sağlar.
Bölgesel İttifaklar ve Denge Politikası:
İsrail’i “en ciddi tehdit” olarak gören bir perspektif içinde dahi, Türkiye’nin bölgedeki diğer aktörlerle (Arap dünyası, İran, Körfez ülkeleri vb.) dengeli, çok boyutlu ilişkiler kurması, tek bir çatışma eksenine hapsolmasını engeller. Özellikle Doğu Akdeniz, Suriye ve Afrika dosyalarında Ankara’nın, İsrail’in yalnızlaştırma çabalarını boşa çıkaracak yeni işbirliği kanalları geliştirmesi önemlidir.
İç Kamuoyu ve Stratejik İletişim:
İsrail’den gelen bu söylemler, Türkiye içinde bir panik atmosferi yaratmadan, ancak tehdidin ciddiyetini hafife almadan kamuoyuna doğru çerçeveyle anlatılmalıdır. “Tehdit farkındalığı” ile “soğukkanlı caydırıcılık” dengesini koruyan bir stratejik iletişim, hem içeride birlik duygusunu güçlendirir hem de dışarıya ihtiyaç fazlası gerginlik sinyali verilmesini önler.
Sonuç itibarıyla, İsrail’in Türkiye’yi İran ile aynı kategoriye yerleştirme ve askerî-siyasi hedef listeleri üzerinden baskı kurma stratejisi, Ankara açısından görmezden gelinecek bir söylem düzeyi değildir. Bu tablo, hem savunma planlamasında hem diplomatik hatlarda Türkiye’nin İsrail’i “potansiyel yüksek riskli aktör” olarak esas alan, çok katmanlı ve ön alıcı bir yaklaşım geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.

yorumunuz