8 Eki 2026 20:13

Aksa Tufanı ve İsrail’in stratejik yıpranma sürecinin başlangıcı

Aksa Tufanı ve İsrail’in stratejik yıpranma sürecinin başlangıcı

Aksa Tufanı Operasyonu’nun üzerinden üç yıl geçerken, 7 Ekim 2023 yalnızca askeri bir saldırı olarak değil, Batı Asya’daki güvenlik, siyasi ve medya dengelerini değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. 

Aksa Tufanı Operasyonu’nun üzerinden üç yıl geçtikten sonra bu operasyonun önemini yalnızca askeri boyutuyla sınırlamak mümkün değil. 7 Ekim 2023, Batı Asya’daki bir dizi güvenlik, siyasi ve medya denkleminde değişime yol açan bir dönüm noktası oldu. Operasyon, Filistin meselesinin Gazze’nin yıllardır süren ablukası, Filistin topraklarının işgali, yerleşimlerin genişletilmesi ve Filistinlilere yönelik baskıların artmasının ardından bölgesel ve uluslararası siyasetin önceliklerinden giderek uzaklaştığı bir dönemde gerçekleşti. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini normalleştirme süreci de Filistin meselesinin köklü bir çözüm olmaksızın ikinci plana itilebileceği düşüncesini güçlendirmişti. Aksa Tufanı bu süreci durdurdu ve Filistin meselesini yeniden Batı Asya’daki gelişmelerin merkezine taşıdı.

İlk darbe İsrail’in güvenlik imajına vuruldu. Tel Aviv yıllardır gücünün önemli bir bölümünü istihbarat üstünlüğü, teknoloji, güvenlik duvarı, gözetleme sistemleri ve askeri kapasitenin birleşimine dayandırıyor ve bu unsurları yerleşimlerin ve işgal altındaki topraklarda yaşayanların güvenliğinin garantisi olarak sunuyordu. Ancak 7 Ekim, böylesine kapsamlı bir ağın dahi mutlak güvenlik sağlayamayacağını gösterdi. Daha da önemlisi, İsrail’de yürütülen iç soruşturmalar ve hazırlanan raporlar, güvenlik ve askeri yapının işleyişindeki ciddi zaafları ortaya koydu. Dolayısıyla mesele yalnızca Filistinli güçlerin İsrail kontrolündeki bölgelere sızması değildi; aynı zamanda kamuoyunun hükümetin güvenliği sağlama kapasitesine duyduğu güvenin de sarsılmasıydı.

Tel Aviv’in bu başarısızlığa tepkisi Gazze’ye yönelik geniş çaplı bir savaş oldu. İsrail, Hamas’ın yok edilmesi, esirlerin geri getirilmesi ve yeni bir güvenlik düzeninin oluşturulması gibi büyük hedefler açıkladı. Ancak daha ilk aşamadan itibaren temel sorun, açıklanan hedeflerle bunların gerçekleştirilebilirliği arasındaki farktı. Geniş çaplı ve yıkıcı savaş Gazze’ye ağır zararlar verdi ancak Filistin meselesini ortadan kaldırmadı. Hamas Filistin denkleminden çıkarılamadı; Gazze’nin geleceği, yönetim biçimi, direniş gruplarının silahsızlandırılması ve hatta İsrail’in bu bölgeyle ilişkisinin nasıl şekilleneceği gibi konular hâlâ ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Tam da bu noktada “askeri zafer” ile “stratejik zafer” birbirinden ayrılıyor. Bir ordu karşı tarafın altyapısının büyük bölümünü yok edebilir; ancak savaş sonrasındaki siyasi koşulları kendi hedefleri doğrultusunda şekillendiremezse askeri zafer mutlaka stratejik zafere dönüşmez. Gazze deneyimi bu çelişkiyi açık biçimde ortaya koydu. İsrail askeri gücünün çok büyük bir bölümünü kullanmayı başardı ancak savaş öncesinde de mevcut olan şu soruyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor: Filistin meselesi yalnızca askeri araçlarla nasıl çözülebilir?

Bu tablo Lübnan cephesinde de görülüyor. İsrail Hizbullah’a ağır darbeler indirdi ancak hareketi Lübnan’ın siyasi ve güvenlik denkleminden çıkaramadı. 2026’da çatışmaların yeniden başlaması da askeri bir aktöre önemli zarar vermenin, tehdidin sona ermesi veya dengenin kalıcı biçimde değişmesi anlamına gelmediğini gösterdi. İran konusunda da İsrail ve ABD’nin doğrudan saldırıları Tahran’ı bölgesel denklemlerden çıkaramadı. Aksine doğrudan çatışma, İran’ın füze kapasitesinin, stratejik derinliğinin ve bölgesel kapasitesinin Batı Asya’nın güvenlik hesaplarındaki önemini daha da öne çıkardı.

Bu açıdan bir döngüden söz edilebilir: İsrail, 7 Ekim’in ardından caydırıcılığını yeniden tesis etmekamacıyla savaşa girdi; savaş genişledi; ancak çatışmanın kapsamı büyüdükçe askeri, ekonomik, siyasi ve diplomatik maliyetler de arttı ve temel hedeflerin önünde ciddi engeller varlığını korudu. Başka bir ifadeyle, bir güvenlik başarısızlığını telafi etme çabası, beraberinde yeni krizler getirdi.

Bu sürecin en önemli sonuçlarından biri Filistin meselesinin dünya kamuoyunun gündemine yeniden dönmesi oldu. Gazze’deki duruma ilişkin görüntü ve haberler, farklı ülkelerdeki geniş çaplı protestolar ve İsrail üzerindeki siyasi baskının artması, 7 Ekim’den önce birçok bölgesel denklemde normalleşme sürecinin gölgesinde kalan bir meselenin yeniden uluslararası siyasetin başlıca konularından biri haline gelmesine yol açtı. Bazı ülkelerin Filistin’i tanıma yönünde adım atması ve İsrail ile bazı Batılı müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarının artması, savaşın Tel Aviv açısından diplomatik maliyetinin de yükseldiğini gösterdi.

İsrail içinde de bu yıpranmanın etkileri görülmeye başladı. 7 Ekim’deki güvenlik başarısızlığı, bunun sorumluluğuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi ve Binyamin Netanyahu ile iktidardaki siyasi yapının performansını daha fazla eleştiriye açık hale getirdi. Esirler meselesi, savaşın sürdürülmesi veya durdurulması, Gazze’nin geleceği, çatışmanın ekonomik maliyeti ve toplumsal-siyasi anlaşmazlıklar, daha önce de var olan ancak savaşın ardından derinleşen bölünmeleri görünür hale getirdi. Böylece İsrail, güç ve birlik imajını yeniden oluşturmaya çalışırken aynı zamanda içeride güven krizi ve artan siyasi baskıyla karşı karşıya kaldı.

Bölgesel düzeyde de tablo değişti. 7 Ekim’den önce İsrail’in bazı Arap ülkeleriyle normalleşme süreci, Filistin meselesinin yeni bölgesel düzenin oluşmasının önündeki temel engel olmaktan çıktığı izlenimini yaratabilirdi. Ancak Gazze savaşı ve ardından çatışmaların Lübnan, Suriye ve diğer bölgelere yayılması bu süreci daha karmaşık hale getirdi. Filistin meselesi yeniden Arap kamuoyunun İsrail politikalarını değerlendirmesinde önemli ölçütlerden biri haline geldi ve Tel Aviv’e yakınlaşmanın siyasi maliyetini artırdı.

Dolayısıyla Aksa Tufanı’nın üzerinden üç yıl geçerken belki de en önemli soru, İsrail’in farklı savaş cephelerinde ne kadar zarar verdiği değil; siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşamadığıdır. Bu sorunun yanıtı olumsuzdur.

Aksa Tufanı bir dönüm noktasıydı. Çünkü Filistin meselesinin bölgesel denklemlerin dışına itilerek çözülemeyeceğini gösterdi. İsrail caydırıcılığını yeniden tesis etmek amacıyla geniş çaplı bir savaşa girdi ancak bu savaş Filistin meselesini ortadan kaldırmak bir yana, onu yeniden dünya gündeminin merkezine taşıdı, İsrail’in siyasi ve diplomatik maliyetlerini artırdı, iç bölünmelerini daha görünür hale getirdi ve çatışmanın farklı cephelere yayılmasına yol açtı.

Üç yıl sonra bu nedenle bir “başarısızlık döngüsünden” söz edilebilir: Bir güvenlik başarısızlığına savaşla karşılık verildi, savaş yıpranmaya yol açtı ve bu yıpranma yeni krizleri beraberinde getirdi. Belki de 7 Ekim’in en önemli mirası budur: İsrail çok geniş çaplı askeri saldırılar gerçekleştirme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi ancak bu askeri güç ile kalıcı bir siyasi zafer arasında hâlâ bağ kuramadı. Bu boşluk varlığını sürdürdüğü sürece, her savaşın sonu bir sonraki krizin başlangıcı olabilir.

News ID 1939053

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha