Müzik ile edebiyatın birleştirici gücünü hiçbir devlet ve siyasi isim yapamaz

Mehr Haber Ajansı'na konuşan Türk Müzisyen Sedat Anar, "İran klasik müziğinde beni en çok etkileyen şeylerden birisi bestelenen şiirlerin ahengi ve güzelliğiydi. Müziğin ve edebiyatın birleştirici gücünü hiçbir devlet ve siyasi isim yapamaz." dedi.

Eskiden şimdiye dek omuz omuza vererek aynı tarihi dönemlerden geçip kültürel ve toplumsal açıdan birçok ortak noktaya sahip olan İran ile Türkiye’de yaşayan insanları birbirine daha da yakınlaştıran en büyük bağlardan biri tabii ki müziktir. 

Bu yönde yaptığı albümleriyle İran müziğini ve en önemlisi İran'ın müzik enstrümanı "Santur"u Türk halkına tanıştıran Türk müzisyen Sedat Anar söz konusu kültürel bağların daha da güçlenmesi için önemli katkı sağlamaktadır.

"Santuru İran’da icra edilen haliyle öğrendikten sonra Türk musikisi ve Anadolu Halk müziğinin tekniklerini de harmanlayarak kendime özgü bir çalım tekniği geliştirdim" diyen Sedat Anar'ın Mehr Haber Ajansı’na verdiği röportajı aşağıda okuyabilirsiniz.

* Kendinizden bize biraz bahseder misiniz?

- Küçük yaşta (ilkokulda) Çura çalarak müziğe başladım. Ama asıl müzik hayatım 2007-2014 arasında Ankara’da sokak müzisyenliği yaparak başladı. Santurumla Türkiye’de ve yurtdışında birçok konser verdim.1988’de Şanlıurfa – Halfeti’de doğdum. On yedi yaşına kadar orada yaşadım. On yedi yaşından 2016 yılına kadar Ankara’da yaşadım. Bu sırada Doğu müziğini ve başta santur olmak üzere doğu müziği çalgılarını daha yakından tanımak için sık sık İran’a gittim. 2016’dan beri İstanbul’da yaşıyorum. 2018 yılında sokakta müzik yaparken ve İran’da geçirdiğim zaman zarfında tuttuğum günlük ve notlardan oluşan “Sokaknâme” adlı kitabım İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Tiyatro oyunları ve film müzikleri yapıyorum. Sekiz albümüm var. Bu albümler Kalan müzik, Ahenk müzik ve T.C Kültür Bakanlığı etiketiyle çıktı. Şu sıralar santurla tanışmamın onuncu yılı vesilesiyle bir solo santur albümü yapmakla uğraşıyorum.

* İran müziğine ilgi duymanızın asıl sebebi nedir?

- İran müziğine ilgim Lise öğrencisi iken Shahram Nazeri ve Kamkars grubunu dinledikten sonra başladı. Üniversiteyi kazanıp memleketim Şanlıurfa’dan Ankara’ya gelince İran müziğini daha da yakından tanıma şansım oldu. Arşiv yapmaya başladım ve birçok albüm edindim. Ardavan Kamkar’ın “OverThe Wind” albümüyle tanışınca mest oldum. Ardavan’ın santurunu dinlerken kendimi uçsuz bucaksız hayallerle okyanusun ortasına düşmüş birisi gibi hissediyordum. Daha sonra İran klasik müziğinin en önemli ismi Muhammed Reza Şeceriyan’ın müziğiyle tanıştım. Sonrasında Ali Rıza Ghorbani, Salar Aghali, Muhammed Reza Lotfi, Davud Azad gibi birçok ismi dinledim. İran klasik müziğinde beni en çok etkileyen şeylerden birisi bestelenen şiirlerin ahengi ve güzelliğiydi. Mesela Kamkars grubunun kalabalık bir ekiple şarklılara yaptığı aranjeleri dinleyince büyülenmemek elde değildi. 

* Türkiye’de İran müziğine ilgi nasıldır? 

- Türkiye’de İran müziği denilince Batı’da yaşayan bazı İranlı müzisyenler geliyor. Türkiye’de bu sanatçıların konserlerinde salon doluyor. Yani kısaca şunu söyleyebilirim. Bu hem güzel hem de üzücü bir şey. Üzgün olan tarafı şu: Bizler Doğu'nun müziğini bile Batı’dakilerin bize sundukları isimler üzerinden dinliyoruz. Bu konuyu Twitterim üzerinden paylaşınca bayağı bir eleştiren olmuştu beni. Ben İran’da yaşamış birisi olarak tecrübelerimi anlattım.

Güzel olan tarafı ise şudur: En azından Farsça ve İran müziğinin tınılarıyla tanışıyor insanlar. Bu sene Homayoun Şeceriyan İstanbul’da konser verdi. Salonun yarısı İranlılar, diğer yarısı da Türk dinleyicilerden oluştu. Çok da güzel bir konser oldu. Keşke İran klasik müziği yapan birçok sanatçı Türkiye’de konser yapsa. Çünkü iki devlet arasında güzel bir kültürel aktivite olur.

* Neden santur öğrenmeye karar verdiniz? Öğrencileriniz de var mı?

- Türkiye’de tek santur çalan ben değilim tabii ki. Başka santur çalanlar da var. Benim santura merak sardığım zamanda (yani 2007 yılından itibaren) Türkiye’de santur çalan sayısı on kişiyi geçmezdi. Kara Güneş, Siyasiyabend ve Samsara İstanbul gibi sokak müziği yapan gruplarda santur icra eden arkadaşlar vardı. Benim santurla tanışmam ise bir arkadaşımın bana santur hediye etmesiyle oldu. Santurun tınısı benim hayalimde olup duymak istediğim bir tınıydı. Tek başına bir orkestra adete. Mızrap ile tellere vurunca kalpleri de titreten bir çalgı santur. Sesine aşık olmuştum ve deli gibi santur çalmak istiyordum.

O dönem Türkiye’de santur çalan herkes gibi Çin yemek çubuklarıyla santur çalmaya başladım. Bir süre geçtikten sonra santurun Türkiye’de yanlış çalındığının farkına vardım. Meskhatian, Ardavan Kamkar’ı dinlerken kullanılan mızraplardan istiyordum ama. Santur satan bir yer yoktu Türkiye’de. Santur telini bile kalem yapan yaycılardan satın alıyordum. Santur çalan arkadaşlarım gibi olmak istemedim. Çünkü yanlış çalıyorduk santuru. İran mızraplarını kullanmak zordu. Bileğinizden güç alarak çalmak gerekti çünkü. Ama Çin yemek çubuklarıyla çaldığınız zaman omuzdan güç alıyordunuz. Sadece basit melodilerle icra ettiğiniz zaman santur çalmadığımı anladım. Çin yemek çubuklarıyla santurda hızlı bir eseri çalamadığınız gibi çubuklar ağır olduğu için sürekli tellerin de kırılmasına sebeb oluyordu. Çin yemek çubuklarıyla santur çalmayı terk edip, santuru İran’da kullanılan geleneksel hali ile çalabilmek için üniversiteyi bırakıp İran yollarına düştüm. İki yıl boyunca İran’a gidip geldim. Tebriz’de Navid Pirmohammedi ve Cavit Moussapar hocalardan ders aldım. Santurlarımı özel olarak Tahran’da yaşayan üstat Macid Safari hocama yaptırdım. Santuru İran’da icra edilen haliyle öğrendikten sonra Türk musikisi ve Anadolu Halk müziğinin tekniklerini de harmanlayarak kendime özgü bir çalım tekniği geliştirdim. Anodula yaşamış Yunus Emre , Niyazi-i Mısri gibi büyük mutasavvıf şairlerin şiirlerine besteler yaptım santurumla. Bu arada İran’da da konser yaptım. Tahran’da dört konserim oldu. Üç tanesi Yunus Emre Enstütisinde bir tanesini de Talar-i Vahdet salonunda.

O sıralar Ankara’da yaşadığım için Ankara’da dersler veriyordum. Şehir dışından gelen öğrencilerim de vardı. Santur dersi vermeyi 2016’da bıraktım. Çünkü yapacağım işlere daha da yoğunlaşmak istedim. 2012 yılının sonlarına doğru “Belagat” adıyla çıkan Türkiye’deki ilk solo santur albümünü yaptım. Albüm çıktıktan kısa bir süre sonra tükendi. Tekrar basımı yapıldı. Şunun da farkına vardım. Türkiye’de Doğu müziğinin kaliteli bir dinleyicisi vardı. Meğersem santur dinlemek isteyen bir dinleyici kitlesi hazırda bekliyormuş. Türkiye’deki birçok müzikolog Belagat albümüm hakkında yazılar yazdı. O sıralar kendim de sokak müzisyenliği yapıyordum. Santuru sokakta çalınan bir enstrüman olmakla birlikte konser salonlarına da taşıdım. 

* Bildiğimiz kadarıyla bazen konser veriyorsunuz. Peki konserde Türk halkının santura ilgisi nasıldır?

- Santura ilk başladığım sıralarda ve 'Belagat' adıyla ilk solo santur albümü yapınca küçük de olsa bir dinleyici kitlem vardı. Şimdi ise günde en az iki kişi santur ile ilgili soru soruyor. Birçok kişinin santuru senin sayende tanıdık demesi beni inanılmaz mutlu ediyor. Bu arada küçük bir parantez açıp şunları da söylemek istiyorum. Türkiye’de İran’da olduğu gibi tek enstrümanla konser yapmak gibi bir etkinlik yok maalesef. Olsa bile çok nadiren bir şey. Ben bunun da büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Hem müzisyen hem de dinleyici için. Ben geçtiğimiz aylarda İstanbul’da Yapı Kredi Kültür Sanat Loca salonunda enstrümantal bestelerimden oluşan bir solo santur konseri verdim. Tek enstrümanla konser yapmak büyük bir risk olsa da bunu yaptım ve salon doldu. Bu demek oluyor ki santurun artık Türkiye’de iyi bir dinleyici kitlesi var. 30 yaşımdayım ve sekiz albümüm var. Bazen çok albüm yapmışsınız diye eleştiren oluyor ama şunu da bilmiyorlar benim dinleyicim albümleri satın alıyorlar ve müziğime kıymet veriyorlar. Bu da beni inanılmaz mutlu yaptığı gibi müziğe olan bağlılığımı daha da arttırıyor.

* Geçmişten günümüze kadar gelecek olursak, Türk ve İran müziğini birbirine bağlayan özellikler nelerdir?

- Bu sorunuza başlı başına bir makale yazıp cevap verilmelidir bence. Tabii ki cevabı müzikologlar vermeli. Ben hep şunu söylerim. Müziğin ve edebiyatın birleştirici gücünü hiçbir devlet ve siyasi isim yapamaz. Türkiye’deki çoğu müzisyen İran denilince ön yargı ile bakıyor meseleye. Çoğu kişi sırf santur çaldığım için beni bile İrancı ilan edebiliyor. Bu kişilerin öyle cahil ki Osmanlı müziğinin en önemli ismi olan Ali Ufki Bey’in de santuru olduğunu bile bilemiyor. Hatta üstada Santuri Ali Ufki Bey deniyor.

Bir gün bir etkinliğe davet edilmiştim. Etkinliği organize eden kişi bana gelip ‘Sedat Bey sakın Farsça şarkı söylemeyin malum İran ile aramız bozuk’ demişti. Ben de inadına söyledim. Çünkü ben o şarkıyı söylemeyince bozuk olan aramızın daha da kötü olacağını biliyorum. İran'dayken Homayoun Şeceriyan’ın Abdülkadir Meragi’nin eserlerini seslendirdiği üç CD’lik albümünü almıştım. Bizim ülkemizde herkes Abdülkadir Meragi’nin Türk müzisyen olduğunu söyleyerek gururlanır ama çıkıp hiçbir müzisyen de üç CD’lik bir Meragi albümü yapmaz. Anlamak zor bu işi.

İki yıl Mahmut Erol Kılıç hocamın ‘Sufi ve Sanat’ adlı kitabını okuyordum. Kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. ‘Aslında İran müziğinin icracılarının ve teorisyenlerinin yüzde doksanı Türk asıllı kimselerdir’ diyor hoca. Bunun benim için bir önemi yok. Ben bir müzisyenin kökeniyle ilgilenmiyorum. Onun müziğine bakarım. Benim dünyama bıraktığına bakarım.

Bütün bunları şunun için anlatıyorum. Ben Türk ve İran müziği bir ayrım yapmak istemiyorum. Ben müzik yapmaya bakarım bir müzisyen olarak. Herkes o kadar sahiplenici olmuş ki sert çizgilerle birbirlerinden ayrılıyorlar. Sadece müzik de yapılmıyor bu ayrımlar. Mesela baklava Türklerin mi Yunanların mı diye saatlerce tartışan insanları anlamıyorum. Allah aşkına başka işiniz yok mu? Her şey Allah’ın bize bahşettiğidir bunu unutuyoruz.

Muhabir: Azar Mahdavan

News Code 1879993

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • 7 + 0 =