3 Ağu 2026 15:32

Trump İran konusunda neden geri adım atıyor?

Trump İran konusunda neden geri adım atıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik askeri saldırı tehdidinden onuncu kez geri adım attı.

Trump’ın bu davranışı artık Washington yönetiminin Tahran’a karşı izlediği politikanın kalıcı bir parçası haline gelmiştir. ABD Başkanı Trump, geçtiğimiz aylarda defalarca “büyük”, “kararlı” ve “benzeri görülmemiş” bir saldırıdan söz etse de, askeri bir kararın gerçek maliyetleri masaya yatırıldığında her seferinde söylemini yumuşatmayı tercih etti.

Bu tekrarlayan döngü, şu kritik soruyu beraberinde getiriyor: Kendisini her fırsatta “zor kararlar alan bir lider” olarak tanımlayan bir başkan, neden İran karşısında eyleme geçmek yerine sürekli tehdit ve geri çekilme hattında kalmayı seçiyor? Bu sorunun cevabı, Washington’ın ilk hesaplamaları ile sahadaki gerçekler arasındaki uçurumda saklı. ABD ve İsrail, savaşın başında sınırlı bir askeri saldırının İran’ı geri adım atmaya zorlayacağını, caydırıcılık gücünü kıracağını ve Tahran’ı Washington’ın taleplerini kabule mecbur bırakacağını öngörüyorlardı. Ancak süreç, bu beklentilerin tam aksine işledi.

“Hızlı ve kontrollü bir operasyon” olması planlanan süreç, Beyaz Saray için karmaşık bir krize dönüştü. Söz konusu kriz, yalnızca hedeflere ulaşılmasını engellemekle kalmadı, aynı zamanda Trump yönetimi için siyasi, askeri ve ekonomik maliyetleri de ağırlaştırdı.

Washington’ın en önemli stratejik hatalarından biri, İran’ın iç dinamiklerini ve kamuoyu tepkisini yanlış okuması oldu. Askeri baskı mimarları, dış saldırının İran’da iç bölünmeleri tetikleyeceğini umuyordu. Ancak sonuç beklentilerin aksine gerçekleşti. Dış tehditler, pek çok toplumda olduğu gibi İran’da da toplumsal kenetlenmeyi güçlendirdi. Geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmeler, “ülke savunması” konusunun İran’da ulusal birliği pekiştiren en temel unsurlardan biri haline geldiğini gözler önüne serdi.
Bu durum Washington için kritik bir önem arz ediyor; zira askeri baskı stratejisinin temel amaçlarından biri, İran’ı içeriden kuşatarak müzakere masasındaki konumunu zayıflatacak koşulları oluşturmaktı. Ancak planlanan bu senaryo bir türlü hayata geçirilemedi.

Bu meselenin yanı sıra, bölgedeki caydırıcılık dengeleri de köklü bir değişime uğramış durumda. İran, çatışmalardan önce tüm kapasitesini tam anlamıyla sergilememişti. Ancak ABD ve İsrail’in saldırılarının ardından, Tahran’ın bazı stratejik araçları çok daha belirgin bir önem kazandı. Bu araçlar, ABD ve müttefiklerinin güvenlik hesaplamalarını doğrudan etkileyebilecek nitelikte.
Bu stratejik araçların başında Hürmüz Boğazı geliyor. Söz konusu su yolu, yalnızca enerji transferi için bir deniz rotası değil, aynı zamanda küresel ekonominin en hassas noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bölgede yaşanabilecek herhangi bir güvenlik zafiyeti; enerji piyasalarını, nakliye maliyetlerini ve küresel güçlerin ekonomisini doğrudan sarsma potansiyeline sahip.
İşte bu nedenle Hürmüz meselesi, İran için sadece deniz konusu değil, doğrudan “caydırıcılık denkleminin” ayrılmaz bir parçasıdır. Tahran, askeri tehditler ve dış baskılar devam ettiği sürece, bu stratejik kaldıraçların korunmasını bir güvenlik zorunluluğu olarak görüyor.

Washington’ın stratejik hesaplamalarını daha da karmaşık hale getiren bir diğer kritik faktör ise İran’ın füze kapasitesidir. Füze teknolojisindeki hassasiyet artışı, insansız hava aracı (İHA) kapasitesindeki gelişim ve çatışmalar sırasında elde edilen operasyonel tecrübe, İran’ın askeri gücüne dair çok daha farklı bir tablo ortaya koymuştur.

ABD açısından mesele, yalnızca İran’ın karşılık verme yeteneği değildir; asıl mesele, gerçekleştirilecek her türlü yeni askeri eylemin bölgedeki Amerikan çıkarlarına getireceği maliyettir. ABD’nin askeri üsleri, kritik altyapılar, enerji koridorları ve Washington’ın bölgesel müttefikleri, olası bir geniş çaplı çatışmanın yaratacağı sonuçlara karşı doğrudan risk altındadır.

İran, son yıllarda tehditlerini yalnızca siyasi bir söylem düzeyinde tutmadığını defalarca kanıtlamıştır. Bu geçmiş tecrübe, Amerikan karar vericileri, Tahran’a yönelik tehditkar bir dil kullansalar dahi, İran’ın olası yanıtlarını hesaplamalarına dahil etmek zorunda bırakmaktadır.

Öte yandan, ABD’nin yeni ve geniş çaplı bir savaşa girme kapasitesi de sınırsız değildir. Amerikan ordusu, son yıllarda birçok farklı kriz ve cephede aktif rol almıştır; bu durum ülkenin silah envanteri, askeri tedarik zinciri ve savunma sanayii üretim kapasitesi üzerindeki baskıyı giderek artırmaktadır.

İran ile yaşanabilecek bir çatışma, kısa süreli bazı gerginliklerin aksine, devasa mali ve askeri kaynaklar gerektiren bir “yıpratma savaşına” dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Washington’daki pek çok stratejistin endişe duyduğu asıl senaryo da tam olarak budur.

Trump, ülkesinde de ciddi siyasi kısıtlamalarla karşı karşıyadır. Askeri müdahaleleri azaltma ve maliyetli savaşlara son verme vaadiyle iktidara dönen Trump, şimdi ise çatışmaların devam etmesi durumunda kendisi için ağır siyasi bedeller doğurabilecek bir krizle karşı karşıya kalmıştır.

Savaş maliyetlerinin artması, enerji fiyatlarına dair endişeler, Amerikan ekonomisi üzerindeki baskı ve kamuoyunun bir kesiminin yeni bir çatışmaya girilmesine karşı çıkması; Beyaz Saray’daki karar alma süreçlerini giderek zorlaştırmaktadır. Trump için bir savaşı başlatmak, onu bitirmekten çok daha kolaydır; zira geniş çaplı bir çatışma, kontrolün Washington’ın elinden çıktığı bir kaosa dönüşebilir.

Tüm bu nedenlerle, Trump’ın son aylardaki tutumu, bir “tehdit ve geri adım” döngüsüne dönüşmüş durumdadır. Trump, sert bir dil kullanarak psikolojik ve siyasi baskı kurmaya çalışmakta; ancak somut karar aşamasına gelindiğinde, savaşın maliyetleri bu tehditlerin hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engel haline gelmektedir.

Bu sürecin sürekli tekrarlanmasının bir başka önemli sonucu daha var: ABD’nin tehditlerinin inandırıcılığının aşınması. Bir tehdit defalarca dile getirildiği halde eyleme dökülmediğinde, gerek rakiplerin gerekse müttefiklerin gözünde o tehdidin caydırıcılık değeri azalmaktadır. Stratejik caydırıcılık, yalnızca askeri güce değil, aynı zamanda o gücün kullanılma ihtimaline dair oluşan “algıya” da dayanır.

Trump, bugün hiç beklemediği bir denklemle karşı karşıya. Bir yanda savaşın maliyetlerinin çok ağır olması nedeniyle çatışmayı kolayca genişletemiyor; diğer yanda ise somut bir kazanım elde etmeden geri çekilmek istemiyor, zira bu durum siyasi bir yenilgi olarak yorumlanabilir.

İran krizi, Trump için bir dış politika meselesi olmanın ötesine geçerek, hem iç siyasi hem de stratejik bir sınav haline dönüşmüş durumdadır. Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, öncelikle “İran’ın askeri baskı ve tehditlerle boyun eğdirilebileceği” şeklindeki hatalı ön kabullerin gözden geçirilmesinden geçmektedir.

Geçtiğimiz aylarda yaşananlar, İran’ın yalnızca kendi caydırıcı araçlarını devreye sokmakla kalmadığını, aynı zamanda kendisine yönelik her türlü yeni girişimin maliyetini ABD için yukarı çektiğini de göstermiştir. Washington, yaklaşımını kökten değiştirmediği sürece mevcut rotayı sürdürmek, Trump’ı Beyaz Saray için içinden çıkılması giderek zorlaşan bir tuzağa daha da fazla hapsetmekten başka bir işe yaramayacaktır.
 

News ID 1937809

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha