16 Eyl 2026 22:00

ABD'nin İran'daki pilot kurtarma operasyonu: Hollywoodvari bir anlatı

ABD'nin İran'daki pilot kurtarma operasyonu: Hollywoodvari bir anlatı

"Hollywood", düşen bir savaş uçağını bir kahramanlık destanına, yaralı bir pilotun hikâyesini epik bir sahneye dönüştürebilir; ancak savaşın nihai sonucunu değiştiremez.

Donald Trump, İran’la savaşı, ABD’nin askeri, hava ve teknolojik üstünlüğünün sonucu kısa sürede Washington lehine çevireceği varsayımıyla başlattı. Ancak savaşın başlamasının üzerinden yaklaşık yedi ay geçmişken, Amerikan yönetiminin siyasi ve medya tutumunda göze çarpan en belirgin şey, ‘zafer’ olarak sunulabilecek bir anlatı arayışı. Görünüşe göre savaş sahası, Beyaz Saray’a bu zaferi sunma imkânı vermedi.

Bu çabanın son ürünü, bir Amerikan pilotunun İran topraklarından kurtarılma operasyonuna dair hazırlanan ayrıntılı film ve raporlardır. Özel kuvvetler, askeri uçaklar, yaralı bir pilot, dağlık arazi ve karmaşık bir operasyonla örülü dramatik görüntülerle dolu bu anlatı, pilotun nihayetinde ABD’ye dönüşüyle son buluyor. Hikâyenin kurgusu tamamen Hollywoodvari; öyle ki izleyicinin bu olayın nereden başladığını unutup sadece finale odaklanması isteniyor: Amerikan pilot kurtarıldı ve evine döndü.
Ancak mesele tam da burada düğümleniyor; hikâye pilotun kurtarılmasıyla başlamadı. Hikâye, bir Amerikan savaş uçağının İran topraklarında düşürülmesiyle başladı.

Bu küçük bir ayrıntı değil. ABD, askeri gücüne ve teknolojisine güvenerek İran’ı Washington’ın taleplerini kabul etmeye zorlamak ve hızlı, kesin bir zafer elde etmek amacıyla savaşa girdi. Ancak bugün Amerikan kamuoyuna sunulan en önemli medya anlatılarından biri, savaşın siyasi hedeflerine, İran’ın tutum değişikliğine veya Washington’ın stratejik kazanımlarına dair değil; bizzat aynı savaşın içinde düşürülen bir uçağın pilotunun kurtarılmasına odaklanıyor. Aslında kamera, olayın başlangıç noktasını kadraj dışı bırakıyor ve tüm hikâyenin yerine sadece sonunu koyuyor.

Kurtarma hikâyesinin kendisi bile belirsizliklerden uzak değil. Yayınlanan raporlarda, pilotun bel, el ve omuz bölgesinde ciddi yaralanmalar aldığı belirtilirken, aynı zamanda düşüşün ardından kendisini yaklaşık 7 bin fit, yani deniz seviyesinden 2 bin metreden yüksek bir dağa tırmadığı anlatılıyor. Anlatının bu iki unsuru, en azından ayrıntılı tıbbi ve operasyonel açıklamalar olmaksızın kolayca bağdaşmıyor. Tam da bu durum, Amerikan kamuoyuna sunulan şeyin sahadaki gerçekliğin eksiksiz bir anlatısı mı, yoksa özel bir imaj üretmek için kurgulanmış kahramanlık odaklı bir hikâye mi olduğu sorusunu akıllara getiriyor.

Elbette kurtarma operasyonunun karmaşıklığı inkâr edilemez. Ancak "bir operasyonun başarısı" ile "savaşta zafer kazanmak" arasında çok büyük bir mesafe var. Amerikan medyasının anlatımındaki sorun tam da bu iki kavramın yan yana getirilmesi ve bir kurtarma operasyonunun, ABD'nin savaştaki genel üstünlüğünün bir sembolü olarak sunulmaya çalışıldığı noktada başlıyor. Önemli soru şudur: Neden bu dönemde bir pilotun kurtarılma operasyonu bu kadar ön plana çıkarıldı?

Bu sorunun yanıtını büyük ölçüde iç Amerikan siyasetinde aramak gerekiyor. Trump yönetimi bir zafer anlatısına ihtiyaç duyuyor; çünkü ABD'nin bir güç gösterisi olması planlanan bu savaş, ülkenin kamuoyunda geniş bir kabul görmedi.

Quinnipiac Üniversitesi'nin anketine göre, Amerikalıların yüzde 60'ı İran'a yönelik askeri müdahalenin ABD'nin ödediği bedele değmediğini belirtirken, sadece yüzde 34'ü bunun aksini düşündüğünü ifade etti. Daha da önemlisi, katılımcıların yüzde 45'i bu savaş sonucunda ABD'nin dünyada daha zayıf bir konuma geldiğine inanırken, sadece yüzde 33'ü ülkenin daha güçlü hale geldiğini savundu.

CBS ve YouGov anketleri de benzer bir tablo ortaya koyuyordu; Amerikalıların yüzde 69'u savaşın maliyetlerine değmediğini, yüzde 57'si ise savaşın çözdüğünden daha fazla sorun yarattığına inandığını belirtmişti.

Bu veriler, Kongre ara seçimleri arifesindeki Trump yönetimi için büyük bir önem taşıyor. Trump, siyasi desteğini koruyabilmek için savaşı, maliyetli ve belirsiz bir macera olarak değil; başarılı ve zorunlu bir adım olarak sunmak zorunda. Böyle bir atmosferde, İran topraklarında düşüp kurtarılan yaralı bir pilotun hikâyesi, medyasel açıdan ABD'nin savaşta ulaştığı hedeflerin gerçek bir bilançosunu sunmaktan çok daha cazip bir malzeme haline geliyor.

Meselenin önemi, CNN'in F-15 mürettebatının "60 Dakika" programına katılımının perde arkasına dair yayınladığı özel haberle daha da artıyor. Bu habere göre, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in ofisi, mürettebatın programa katılımı için yoğun bir çaba gösterdi. Askeri yapı içinde ise bu anlatının siyasi amaçlarla kullanılması ve operasyona dair hassas bilgilerin sızması ihtimaline ilişkin ciddi endişeler dile getirildi. Mürettebattan biri sonunda programa katılmayı reddederken, diğeri konuşmayı kabul etti. Pentagon ise bu iddiaları reddederek, askerlerin katılımının tamamen gönüllülük esasına dayandığını vurguluyor.

Bu raporu ABD'nin siyasi atmosferiyle yan yana koyduğumuzda, mesele bambaşka bir çehreye bürünüyor. Artık bir askerin serüveni üzerine kurgulanmış basit bir televizyon haberiyle değil; siyasi ve medyasel işlevi olan bir anlatıyla karşı karşıyayız. Düşürülen savaş uçağı geri plana itiliyor, yaralı pilot bir kahramana dönüştürülüyor, kurtarma operasyonu bir güç gösterisine evriliyor ve nihayetinde izleyici, "Amerikan savaş uçağı neden İran topraklarında düşürüldü?" diye sormak yerine, "Amerika kendi kahramanını nasıl kurtardı?" sorusuyla karşı karşıya bırakılıyor.

Odak noktasındaki bu kayma, başlı başına anlatı inşasının önemli bir parçasıdır. Zafere ulaşmış bir hükümet, normal şartlarda gerçekleştirdiği hedeflerden, karşı taraftan kopardığı tavizlerden ve güç dengesinde yarattığı değişimlerden bahseder. Ancak bir zafer anlatısının önemli bir kısmı, "Askerimizi geride bırakmadık ve onu düşman topraklarından çıkardık" söylemine indirgendiğinde, "Zafer tanımı neden bu kadar daraldı?" sorusunu sormak gerekir. İşte burası, "operasyonel başarının", "siyasi bir kazanım devşirme" aracına dönüştüğü yerdir.

Washington, özel kuvvetlerinin bir pilotu kurtarma konusundaki yeteneğinden gururla bahsedebilir; bu, her ordunun doğal hakkıdır. Ancak bu operasyon, çok daha büyük bir sorunun cevabı olamaz: İran'la girilen bu savaşın Amerika için stratejik kazanımı nedir? İran, Washington'ın temel taleplerini kabul etmeye zorlandı mı? Bölgesel güç dengesi kalıcı bir şekilde Amerika lehine değişti mi? Savaşın maliyetleri Amerikan kamuoyu nezdinde haklı görülebilir bir seviyeye geldi mi?

Eğer bu soruların cevapları net değilse, pilotun kurtarılma görüntüleri ne kadar dramatik olursa olsun, stratejik bir zaferin bıraktığı boşluğu dolduramaz. Trump yönetimi için mesele sadece siyasi muhalifler değil; Başkanın kişisel popülaritesi de baskı altında. Reuters ve Ipsos'un Ağustos ayı anketinde, Trump'ın performansına yönelik onay oranı sadece yüzde 33 olarak çıktı; bu, o tarihe kadar başkanlık dönemindeki en düşük seviyeydi. Amerikalıların önemli bir kesimi de İran ile savaşın uzamasından duyduğu endişeyi dile getiriyordu. Böyle bir ortamda, "zafer görüntüleri" üretmek yönetim için iki katı önem kazanıyor. Kamera, savaş meydanının tek başına üretmeye gücünün yetmediği bir şeyi öne çıkarabiliyor: Zafer duygusu.

Ancak asıl sorun şu ki; Amerikan kamuoyu sadece televizyon ekranındaki görüntülerden ibaret değil. Savaşın maliyeti; halkın gündelik hayatında, yükselen fiyatlarda, gelecek kaygısında, ölen ve yaralı asker haberlerinde ve en önemlisi, anketlerde tekrar tekrar sorulan o basit soruda kendini gösteriyor: "Bu savaş buna değdi mi?" Amerikan toplumunun büyük bir kesiminin bu soruya verdiği yanıt, bugüne dek hep olumsuz oldu.

Bu nedenle, Amerikan pilotunun kurtarılma operasyonuna dair görüntüler, basit bir televizyon haberinden çok daha fazlasını ifade ediyor; bu film, savaşta başarının tanımını yeniden yapma çabasının bir parçasıdır. Stratejik bir zafer elde edilemediğinde –ya da en azından kamuoyunun gözünde görünür kılınamadığında– bir kurtarma operasyonu, zaferin sembolüne dönüşebiliyor. Savaş meydanındaki kazanımlar sunulmaya yetmediğinde, imaj gerçeğin yerini alıyor ve kamera, savaş meydanının başaramadığı şeyi yapmaya çalışıyor: Yenilgiyi karenin dışına itip, yerine kahramanı oturtmak.

Ancak sorun şu ki; kadrajı değiştirmek, gerçekliği değiştirmiyor. Düşürülen savaş uçağı, hâlâ düşürülmüş bir uçaktır. Siyasi ve ekonomik bir faturası olan savaşın maliyeti ortadadır ve savaşın neticesine dair oluşan toplumsal kanaatler, birkaç dakikalık bir filmle silinip gitmez.

Belki de bu yüzden Washington bugün, somut bir zafer karnesi ortaya koymaktan ziyade, bir zafer illüzyonu üretmenin peşinde. "Hollywood", düşen bir savaş uçağını bir kahramanlık destanına, yaralı bir pilotun hikâyesini epik bir sahneye dönüştürebilir; kurtarma operasyonunu kadrajın merkezine oturtabilir; ancak savaşın nihai sonucunu değiştiremez.

Eğer ABD’nin İran savaşındaki "en büyük zaferi", uçağı İran topraklarında düşürülen bir pilotu kurtarmaktan ibaret kalacaksa, bu görüntü tek başına Amerikan kamuoyunun önüne devasa bir soru işareti koyuyor: Şayet "zafer" buysa, savaşın gerçek ve somut kazanımları nerede?
 

News ID 1938600

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha