19 Eyl 2026 11:40

 Amerikan Çağının Sonu: İran Savaşı Neyi Değiştirdi?

 Amerikan Çağının Sonu: İran Savaşı Neyi Değiştirdi?

İran savaşının değiştirebileceği şey, ABD üstünlüğünün varlığından ziyade niteliği olabilir. Başka bir ifadeyle mesele, Washington’ın sahip olduğu gücü dünyanın farklı bölgelerinde ne ölçüde, kabul edilebilir bir maliyetle ve karşılığında ağır kayıplar almadan kullanabileceğidir.

St. Andrews Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Profesörü Phillips Payson O’Brien’ın The Atlantic dergisinde yayımlanan son makalesinin merkezinde bu çarpıcı ve anlamlı tespit yer alıyor. O’Brien, İran savaşını yalnızca İran, ABD ve İsrail arasındaki askeri bir çatışma olarak değil, uluslararası güç dengelerindeki değişimin bir işareti olarak değerlendiriyor. Ona göre son savaş önemli bir gerçeği ortaya koydu: ABD hâlâ dünyanın en güçlü askeri aktörlerinden biri; ancak Washington’ın gücü ile rakiplerinin ABD çıkarlarına zarar verme kapasitesi arasındaki fark giderek kapanıyor.

On yıllar boyunca ABD öncülüğündeki güvenlik düzeninin temelinde basit bir varsayım vardı: Washington yalnızca güçlü bir orduya sahip değildi; aynı zamanda dünyanın herhangi bir bölgesine rakiplerinden daha fazla asker, silah, istihbarat, yakıt, mühimmat ve lojistik destek gönderebiliyordu. ABD’nin Avrupa, Orta Doğu ve Asya’ya yayılan geniş askeri üs ağı da bu üstünlüğe stratejik bir derinlik kazandırıyordu. Bu modelde, herhangi bir rakip Amerikan güçlerine zarar vermeyi başarsa bile Washington’ın daha fazla kaynak ve daha yüksek askeri kapasite kullanarak zaman içinde dengeyi yeniden kendi lehine çevireceği varsayılıyordu.

O’Brien’a göre İran savaşı bu hesabı ciddi biçimde sorgulattı. Onun değerlendirmesine göre ABD ve İsrail, İran’ın askeri ve komuta yapısına ağır darbeler indirmeyi başardı; ancak bu saldırılar İran’ın askeri kapasitesinin çökmesine yol açmadı. İran’ın askeri yapısı varlığını sürdürürken Tahran da füze ve insansız hava araçlarını kullanarak bölgedeki Amerikan hedeflerine karşı misilleme saldırıları düzenleyebildi.

Bu durum, modern savaşın işleyişi açısından önem taşıyor. Güç dengesini değiştirmek için artık mutlaka devasa hava kuvvetlerine, geniş bir donanmaya ya da yüz milyarlarca dolarlık askeri bütçelere sahip olmak gerekmiyor. Bölgesel bir aktör, daha düşük maliyetli ve yüksek miktarlarda üretilebilen çeşitli sistemleri kullanarak büyük bir gücün geniş bir üs ve askeri tesis ağını savunma maliyetini önemli ölçüde artırabilir. Böyle bir durumda mesele yalnızca tarafların birbirine verdiği zararın boyutu değildir; daha önemli olan, saldırının maliyeti ile savunmanın maliyeti arasındaki dengedir.

İran savaşının değiştirebileceği şey, ABD üstünlüğünün varlığından ziyade niteliği olabilir. Başka bir ifadeyle mesele, Washington’ın sahip olduğu gücü dünyanın farklı bölgelerinde ne ölçüde, kabul edilebilir bir maliyetle ve karşılığında ağır kayıplar almadan kullanabileceğidir.

İran savaşının ABD açısından stratejik önem kazanabileceği nokta tam da burasıdır. Büyük bir güç, bölgedeki üslerini ve askerlerini korumak için pahalı hava savunma sistemleri, gelişmiş savaş uçakları, savaş gemileri ve geniş istihbarat ağları konuşlandırmak zorunda kalırken, karşı taraf çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla bu savunmanın maliyetini katlayabiliyorsa, teknolojik üstünlük sahada mutlak üstünlük anlamına gelmeyebilir.

O’Brien, makalesinde savaşın ilk haftalarında ABD’ye ait en az 17 üs, hava savunma tesisi ve diplomatik merkezin zarar gördüğüne dikkat çekiyor. Bahreyn ve Kuveyt’teki bazı tesisleri de bunlar arasında sayıyor. Buradaki asıl mesele yalnızca zarar gören tesislerin sayısı değil. Daha önemli olan, on yıllardır dokunulmazlığıyla anılan ABD’nin bölgedeki askeri ağının doğrudan saldırılara açık olduğunun görülmesi.

Ancak bu durum, ABD’nin askeri üstünlüğünün sona erdiği anlamına gelmiyor. ABD hâlâ çok geniş hava, deniz, istihbarat ve uzay kapasitesine sahip. İran ile ABD’nin askeri gücü arasında yapılacak herhangi bir karşılaştırmada bu yapısal fark göz ardı edilemez. İran savaşının değiştirebileceği şey, ABD üstünlüğünün varlığından ziyade niteliği olabilir. Başka bir ifadeyle mesele, Washington’ın sahip olduğu gücü dünyanın farklı bölgelerinde ne ölçüde, kabul edilebilir bir maliyetle ve karşılığında ağır kayıplar almadan kullanabileceğidir.

Bu ayrım son derece önemli. Küresel güç yalnızca savaş uçaklarının, savaş gemilerinin veya füze başlıklarının sayısından ibaret değildir. Bu gücü, siyasi ve ekonomik açıdan katlanılamaz bir bedel ödemeden kullanabilme kapasitesi de gücün önemli bir parçasıdır. ABD’nin dünyanın farklı bölgelerindeki üstünlüğünü korumanın maliyeti yükselirse Washington, askeri varlığının kapsamı, üslerinin sayısı ve kaynaklarını nasıl dağıtacağı konusunda daha zor kararlarla karşı karşıya kalabilir.

Bu açıdan İran savaşı, son yıllarda savaşın doğasında yaşanan dönüşümle birlikte değerlendirilebilir. Ucuz insansız hava araçları, daha hassas füzeler, elektronik harp, siber saldırılar ve askeri sistemleri yüksek miktarlarda üretme kapasitesi, büyük güçlerin geleneksel avantajlarını zorlamaya başladı. Ukrayna savaşı da daha önce nispeten düşük maliyetli insansız hava araçlarının çok daha pahalı askeri sistemler karşısında ciddi bir sorun yaratabileceğini göstermişti. İran savaşı ise bu eğilimi farklı bir ortamda ve doğrudan ABD’nin Orta Doğu’daki askeri ağı karşısında daha görünür hale getirdi.

Ancak ekipman kadar, hatta belki daha da önemli olan bir başka unsur var: coğrafya.

ABD, küresel rolünü sürdürebilmek için geniş bir askeri üs ve lojistik güzergâh ağına dayanıyor. Bu geniş ağ, savaş koşullarında aynı anda hem avantaj hem de kırılganlık yaratıyor. ABD’nin varlık alanı ne kadar genişlerse savunmak zorunda olduğu noktaların sayısı da o kadar artıyor. Buna karşılık bölgesel bir rakibin böylesine geniş bir ağa ihtiyacı olmayabilir. Rakip, kaynaklarının önemli bölümünü savaş alanına daha yakın bir coğrafyada yoğunlaştırabilir.

İran savaşı, Amerikan gücünün sonundan ziyade Amerikan gücüne ilişkin eski bir anlayışın sonu olarak görülebilir. Bu eski anlayış, askeri üstünlüğün tek başına dokunulmazlığı, kontrolü ve zaferi garanti edebileceği varsayımına dayanıyordu.

Bu değişen hesaplamaların etkileri Orta Doğu’nun ötesine geçebilir. Eğer ABD’nin rakipleri, daha düşük maliyetli araçlarla Amerikan askeri varlığını Washington açısından daha maliyetli hale getirebilecekleri sonucuna varırsa, ABD öncülüğündeki güvenlik düzenine meydan okuma motivasyonları da artabilir. Bu durumda mesele yalnızca İran’la sınırlı kalmaz; Çin, Rusya ve diğer bölgesel aktörler de savaştan elde edilen deneyimleri ABD ile ilişkilerindeki stratejilerini yeniden değerlendirmek için kullanabilir.

Bununla birlikte, “Amerikan Çağının sonu” ifadesini ABD’nin gücünün bir anda çöktüğü şeklinde yorumlamamak gerekir. Bu tür dönüşümler genellikle kademeli gerçekleşir. ABD hâlâ dünyanın en büyük ekonomilerinden birine, geniş bir müttefikler ağına, güçlü finansal kaynaklara, ileri teknolojiye ve dünyanın en güçlü ordularından birine sahip. Ancak O’Brien’ın ifadesinin asıl anlamı belki de başka bir noktada yatıyor: ABD’nin güç kullanımının kurallarını tek başına belirleme ayrıcalığının sona ermesi.

Yeni dünya, ABD’nin zayıfladığı bir dünya olmak zorunda değil. Daha ziyade, diğer aktörlerin Amerikan gücünü sınırlandırabilecek daha fazla araca sahip olduğu bir dünya söz konusu. Bu fark, Washington’ın dış politikası açısından büyük önem taşıyor. Geçmişte ABD birçok krizde mutlak üstünlüğüne güvenebiliyordu. Gelecekte ise rakiplerin vereceği tepkiyi, üslerinin kırılganlığını, savaşın maliyetini ve uzun süreli çatışmaları sürdürebilme kapasitesini hesaplarına daha fazla katmak zorunda kalabilir.

Bu açıdan İran savaşı, Amerikan gücünün sonundan ziyade Amerikan gücüne ilişkin eski bir anlayışın sonu olarak görülebilir. Bu eski anlayış, askeri üstünlüğün tek başına dokunulmazlığı, kontrolü ve zaferi garanti edebileceği varsayımına dayanıyordu. Eğer bu yaklaşım Washington ve dünyanın diğer başkentlerinde kalıcı biçimde sorgulanmaya başlarsa, İran savaşının sonuçları Orta Doğu sınırlarının çok ötesine taşabilir.

Bu anlamda “Amerikan Çağının sonu”, Amerika’nın sonu demek değil. Daha ziyade uluslararası sistemin, büyük güçlerin kendi güçlerini kullanabilmek için daha yüksek bedeller ödemek zorunda kalacağı ve daha küçük rakiplerin de bu güçlere maliyet yükleyebilecek daha fazla araca sahip olacağı yeni bir döneme girmesi anlamına geliyor.

O’Brien’ın değerlendirmesine göre İran savaşı, gücün kurallarını büyük ölçüde ABD’nin belirlediği bir dünyadan, büyük güçlerin dahi güçlerini kullanırken daha ciddi sınırlamalarla karşı karşıya kaldığı bir dünyaya geçişin önemli işaretlerinden biri olabilir.

News ID 1938627

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha