19 Eyl 2026 21:50

ABD İran bataklığında; Trump çıkış yolu arıyor

ABD İran bataklığında; Trump çıkış yolu arıyor

Trump yönetimi İran’la savaşı, sonucunu belirleyebileceği inancıyla başlattı. Ancak aradan geçen yedi ayın sonunda, zafer koşullarından ziyade; savaştan nasıl çıkılacağı, çıkışın maliyeti ve önündeki zorlu seçenekler tartışılmaktadır.

ABD’nin kısa, sınırlı ve sonuç alıcı olacağını öngördüğü İran ile çatışma süreci, bugün Washington için zafer arayışından ziyade, "nasıl çıkılacağı" sorgulanan bir krize dönüşmüş durumda. Çatışmaların başlamasından yedi ay sonra, ABD’nin başlangıçta hedefler ile bugün karşı karşıya kaldığı saha gerçekliği arasındaki uçurum, Washington’un yaşadığı stratejik açmazın en somut göstergesi haline geldi.

ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın Bloomberg’e verdiği demeç, Washington’un bu savaşta içine düştüğü durumu gözler önüne seriyor. Sullivan, ABD’nin bu çatışmada adeta "kilitlendiğini" ve mevcut şartlarda uygulanabilir bir çıkış stratejisinden yoksun olduğunu vurguluyor. Sullivan’a göre Trump yönetimi, masadaki seçeneklerin hiçbirinin ABD lehine olmaması nedeniyle, nihayetinde İran ile "kötü bir anlaşmaya" mecbur kalabilir. Eski danışmanın açıklamalarındaki ana tema, Washington’un her adımda ciddi maliyet ve riskler barındıran bir sürece girdiği yönünde.

Bu açıklamaların önemi, savaşın mevcut tablosunun ABD’nin başlangıçtaki öngörüleriyle kıyaslandığında çok daha net anlaşılıyor. Donald Trump, savaşın başında kısa süreli bir çatışmadan bahsetmiş ve askeri operasyonların birkaç hafta içinde neticelenmesini beklemişti. Ancak aradan geçen altı ayın ardından ABD Dış İlişkiler Konseyi, askeri operasyonların Trump’ın beklediği hızlı zaferi getiremediğini ve İran yönetiminin ne çöktüğünü ne de teslim olduğunu açıkça  itiraf etti. Konseyin değerlendirmesinde, ABD’nin İran’a taleplerini kabul ettirebilecek "iyi bir seçeneğinin" kalmadığına dikkat çekiliyor.

ABD için meselenin mahiyetinin değiştiği nokta tam olarak burası. Washington, savaşın başında askeri üstünlüğünü İran’a siyasi bir sonuç dayatmak için kullanmaya çalışıyordu. Tahminler, İran'ın askeri ve nükleer altyapısına vurulacak ağır bir darbenin, Tahran'ı kısa sürede ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayacağı yönündeydi. Ancak İran'ın direnci ve ABD ile müttefiklerinin çıkarları üzerinde baskı kurmaya devam etme kapasitesi, denklemi tersine çevirdi: Washington'un yıkıcı gücü hala yüksek kalsa da, bu askeri gücü nihai bir siyasi sonuca çevirme yeteneği ciddi anlamda sorgulanır hale geldi.

Bu sorunun en somut örneği Hürmüz Boğazı'dır. Washington, bu rotayı açık tutmak için ciddi bir askeri kapasiteyi devreye sokabilir; ancak mesele sadece bir deniz yolunu açık tutmak değil. Operasyonların her türlü şiddetlendirilmesi, İran'ın bölgedeki ABD üslerini ve müttefiklerini hedef alma riskini artırarak savaşın güvenlik maliyetini artırıyor. ABD Dış İlişkiler Konseyi de Washington'un elindeki askeri seçeneklerin neden kısıtlı olduğunu açıklarken bu duruma dikkat çekiyor.

Öte yandan ABD, başka bir askeri sorunla karşı karşıya: Uzun süreli bir savaş, mühimmat stoklarının sürekli tüketilmesi ve ABD'nin savunma kapasitesi üzerindeki baskının artması anlamına geliyor. Washington Post'un savaşın altıncı ayına dair değerlendirmesinde, bazı kritik silah stoklarının azaldığı, buna karşın Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer kısıtlamalarının devam ettiği belirtildi. Bu durum, savaşın Washington için sadece İran içindeki hedefleri vurmaktan ibaret olmadığını, aksine ABD'nin birden fazla cephede uzun süreli bir savaşı sürdürme kapasitesine yönelik bir sınava dönüştüğünü gösteriyor.

Daha da önemlisi, askeri baskı siyasi denklemi ABD’nin arzuladığı yönde değiştirmekte yetersiz kaldı. Washington şimdi daha fazla ekonomik baskıya yönelmiş durumda; ancak bu seçenek de maliyetsiz değil. Çin, İran petrolünün büyük kısmını satın alıyor ve İran’a yönelik “azami ekonomik baskı”, ABD’yi Pekin ile daha ciddi bir ekonomik hesaplaşmanın içine çekebilir. ABD Dış İlişkiler Konseyi, İran ile ticaret yapan ülkelere yönelik “ikincil yaptırımları” devreye sokma girişimlerinin, Çin ile daha geniş çaplı bir gerilime ve hatta küresel ekonomi için olumsuz sonuçlara yol açabileceği uyarısında bulunuyor.

Aslına bakılırsa, ABD’nin sorunu sadece İran’ı taleplerini kabul etmeye zorlayamaması değil; asıl mesele, alternatif seçeneklerin de kolayca hayata geçirilememesidir. Savaşın sürmesi, askeri ve ekonomik maliyetlerin katlanarak artması anlamına geliyor. Çatışmanın tırmanması ise, bölgesel bir yayılma riskini ve bölgedeki ABD üslerine yönelik saldırı ihtimalini güçlendiriyor. Daha sert ekonomik baskı, ABD’yi Çin ile karşı karşıya getirebilir. Öte yandan, Washington’un sahada arzu ettiği sonucu dayatamadığı mevcut koşullarda müzakereye yönelmek, ABD’li bazı çevreler tarafından “ilk taleplerden geri adım atılması” şeklinde yorumlanabilir.
Sullivan’ın, Washington’un içine düştüğü duruma dair yaptığı “kilitlenme” uyarısını önemli kılan tam olarak bu gerçekliktir. Eski bir ulusal güvenlik yetkilisinin bu yöndeki açıklaması, askeri stratejideki klasik bir soruna işaret ediyor: Savaşı başlatmak, genellikle bitiş noktasını belirlemekten daha kolaydır. Eğer başlangıçtaki hedef İran’ın davranışını değiştirmek veya belirli talepleri kabul ettirmekse, ancak aylar süren çatışmalara rağmen hedeflere ulaşmak için hala yeni arayışlara ihtiyaç duyuluyorsa, bu durum savaşın maliyetinin ilk hesaplamaların çok üzerine çıktığını göstermektedir.

Savaş çıkmazı, bölgesel düzeyde de kendisini göstermeye başladı. ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin savaşın altıncı ayına dair değerlendirmesinde, bölge ülkelerinin ABD’nin azalan nüfuz riskine karşı tedbir aldığı ve Washington’un Ortadoğu’nun güvenliğine olan bağlılığının geleceği hakkında ciddi şüphelerin oluştuğu belirtiliyor. Bu durum, savaşın sadece ABD-İran ilişkilerini değiştirmediğini, aynı zamanda bazı bölgesel aktörlerin, ABD’nin bölgedeki güvenlik düzenini yönetme kabiliyetine ve kararlılığına olan güvenini de sarstığını ortaya koyuyor.

Bu perspektiften bakıldığında, ABD’nin bugün temel sorunu İran’a verdiği hasarın boyutu değil; bu hasarın Washington’un hedeflediği siyasi sonuca evrilip evrilmediğidir. Bir askeri güç, karşı tarafın altyapısını hedef alabilir; ancak siyasi davranışını hedefleri doğrultusunda değiştiremediği takdirde, savaş artık askeri zafer ile stratejik başarının eş anlamlı olmadığı kritik bir aşamaya girmiş demektir.

ABD dış politika mekanizması içerisindeki değerlendirmeler de bizzat bu uçuruma işaret ediyor. ABD Dış İlişkiler Konseyi, kaleme aldığı bir başka analizinde söz konusu savaşı Washington için "zorlu ve arzu edilmeyen seçenekler silsilesi" olarak tanımlıyor; çatışmanın nihai seyrini ise askeri tırmanış, gerilimin düşürülmesi veya yıpratma savaşının devamı seçenekleri arasına sıkışmış bir denklem olarak görüyor.

Dolayısıyla, ABD'nin İran ile girdiği savaşta "kilitlenip kalmasını" sadece çatışmanın süresinin uzaması şeklinde okumamak gerekiyor. Sorunun temelinde, "askeri güç" ile "siyasi sonucu dayatma kapasitesi" arasındaki bağın kopması yatmaktadır. ABD, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olmaya devam etse de, bu savaşın tecrübesi askeri üstünlüğün tek başına Washington'a savaşın bitiş zamanını, şartlarını ve siyasi neticesini belirleme garantisi sunmadığını ortaya koymuştur.

Belki de ABD'nin İran savaşındaki en büyük stratejik mağlubiyeti budur: Washington savaşı, sonucunu belirleyebileceği inancıyla başlattı. Ancak aradan geçen yedi ayın sonunda, zafer koşullarından ziyade; savaştan nasıl çıkılacağı, çıkışın maliyeti ve önündeki zorlu seçenekler tartışılmaktadır. Büyük bir gücün temel gündeminin "nasıl kazanırız?" sorusundan "nasıl çıkarız?" noktasına evrilmesi, savaşın artık ilk planlanan hedeflerin çok uzağında seyrettiğinin en açık göstergesidir.

News ID 1938644

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha