Savaşlar yalnızca saldırıların sayısı, fırlatılan füzeler veya savaş alanında ele geçirilen bölgeler üzerinden değerlendirilmez. En önemli ölçütlerden biri, savaşın tarafların askeri ve ekonomik gücü ile caydırıcılık kapasitesine yüklediği maliyettir. Bu maliyetin etkileri kimi zaman çatışmaların sona ermesinden aylar, hatta yıllar sonra ortaya çıkar.
Bu çerçevede, Los Angeles Times’ın ABD’nin İran’la savaşın ardından füze stoklarının durumuna ilişkin son raporu özel önem taşıyor. Raporda, ABD’nin savaş sırasında gelişmiş Patriot ve THAAD hava savunma füzelerinin önemli bir bölümünü kullandığı ve mevcut savunma sanayisi kapasitesiyle bu stokların yeniden oluşturulmasının birkaç yıl sürebileceği belirtiliyor.
Rapora göre ABD, savaşın ilk beş ayında gelişmiş hava savunma füzesi stoklarının yaklaşık yüzde 60’ını tüketti. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) tahminlerine göre ise ABD’nin dünya genelindeki Patriot ve THAAD stokları, savaşın başındaki yaklaşık 2.800 füzeden temmuz sonu itibarıyla yaklaşık 1.100’e geriledi.
Bu rakamlar, ABD savunma sanayisinin üretim hızının büyük bir savaş sırasında füzelerin tüketilme hızının oldukça gerisinde kalması nedeniyle daha da önem kazanıyor. Aynı tahminlere göre Amerikan fabrikaları savaş öncesinde yılda yaklaşık 620 Patriot ve 96 THAAD füzesi üretiyordu. Bu üretim kapasitesi, savaş sırasında tüketilen füzeleri kısa sürede yerine koymak için yeterli değil.
Bu nedenle Patriot stoklarının savaş öncesi seviyelere çıkarılmasının en az birkaç yıl, THAAD stoklarının yeniden oluşturulmasının ise daha da uzun sürmesi bekleniyor.
Bu durum yalnızca ABD ordusu açısından bir lojistik sorun değil; doğrudan caydırıcılık kapasitesiyle de bağlantılı.
ABD, birçok ülkenin aksine dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda güvenlik senaryosuna aynı anda hazırlıklı olmak zorunda. Washington, savunma planlamalarında Çin’i Hint-Pasifik bölgesindeki en önemli uzun vadeli rakip olarak değerlendirirken, Avrupa’da Rusya ile geniş çaplı bir çatışma ihtimalini de önemli senaryolardan biri olarak görüyor.
Bu koşullarda savaşta kullanılan her füze, artık Doğu Asya veya Avrupa’da yaşanabilecek olası bir kriz için kullanılamayacak bir rezerv anlamına geliyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca ABD’nin birkaç bin yeni füze üretip üretememesi değil. İran savaşı, ABD’nin yüksek yoğunluklu ve uzun süreli bir savaş için üretim ve stoklama kapasitesinin sanıldığı kadar esnek olmadığını ortaya koymuş olabilir.
İşte savaşın maliyetinin taktik düzeyden çıkıp stratejik bir meseleye dönüştüğü nokta da burası.
Washington, son yıllarda askeri gücünün önemli bir bölümünü teknolojik üstünlük, hassas silahlar ve füze savunma sistemleri üzerine kurdu. Ancak yeni nesil savaşlar, bir tarafın yoğun şekilde füze ve insansız hava araçları kullanarak karşı tarafın pahalı savunma sistemlerini sürekli baskı altında tutabilmesi durumunda bu üstünlüğün ciddi şekilde zorlanabileceğini gösteriyor.
Bu noktada ekonomik bir denklem de ortaya çıkıyor: Görece ucuz bir tehdidi engellemek için çok daha pahalı bir önleyici füzenin kullanılması, savaşın uzaması halinde savunma tarafının stoklarını hızla tüketebiliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca kaç füzenin mevcut olduğu değil, saldırının maliyeti ile savunmanın maliyeti arasındaki oran da önem taşıyor.
Bu açıdan bakıldığında İran savaşı ABD’ye bir başka maliyet daha yüklemiş durumda: Washington’ın daha büyük ve uzun vadeli rekabetler için elinde tuttuğu askeri kapasitenin bir bölümünün yıpranması.
Bu durum, ABD’nin diğer sorunlarla da karşı karşıya olduğu bir dönemde yaşanıyor. Savaşın mali maliyetinin yanı sıra savunma sanayisinin tedarik zinciri üzerindeki baskı, silah üretiminin artırılması gerekliliği ve Amerikan kuvvetlerinin dünyanın diğer bölgelerindeki hazırlık seviyesinin korunm
Roya Fereyduni: ası da Washington’ın önündeki sorunlar arasında yer alıyor.
Başka bir ifadeyle, bir savaşın sona ermesi savaşın maliyetlerinin de sona erdiği anlamına gelmiyor. Çatışmalar durabilir; ancak stokların yenilenmesi, ekipmanların onarılması, silahların yerine konulması ve ordunun operasyonel kapasitesinin yeniden oluşturulması yıllarca sürebilir.
Bu açıdan değerlendirildiğinde İran savaşının ABD açısından en önemli sonuçlarından biri, ülkenin askeri güç bilançosunda bıraktığı maliyet olabilir. Washington artık tüketilen stokları yeniden oluşturmak, üretim kapasitesini artırmak ve diğer olası krizlere karşı askeri hazırlığını korumak arasında denge kurmak zorunda.
Bu durum, savaşın siyasi ve askeri sonuçlarıyla birlikte ele alındığında daha da önemli hale geliyor. ABD, dünyanın en büyük ve gelişmiş ordularından birine sahip olmasına rağmen maliyetli bir savaşta beklediği hedeflere ulaşamadıysa, geniş çaplı stok tüketimi ve bunların yenilenmesi için gereken yıllar yalnızca mali veya lojistik bir sorun olmaktan çıkıyor; Washington’ın stratejik hareket özgürlüğünün bir bölümünün azalması anlamına da gelebilir.
Sonuç olarak savaşın ABD için faturası yalnızca harcanan para veya fırlatılan füzelerden ibaret değil. Bu faturanın bir bölümünü azalan stoklar, yıpranan savunma kapasitesi, savunma sanayisi üzerindeki baskı ve en önemlisi ABD’nin aynı anda başka büyük bir krize müdahale etme kapasitesindeki olası azalma oluşturuyor.
Belki de en önemli sonuç şu: Askeri gücünü ortaya koyması beklenen bir savaş, sonunda Washington’ı zor bir soruyla karşı karşıya bırakabilir:
Doğu Asya veya Avrupa’da bir sonraki büyük kriz patlak verirse, ABD tükettiği askeri kapasiteyi ne kadar hızlı yeniden oluşturabilecek?
yorumunuz