Siyonist rejimin, işgal altındaki topraklarda El-Meyadin televizyonunun yayınını durdurma kararı, uzun yıllardır anlatıyı kontrol etme ve kamuoyunu yönlendirme alanında izlenen politikanın bir devamıdır. Güvenlik gerekçeleri öne sürülerek ve sözde yasal düzenlemeler çerçevesinde alınan bu adım, güç göstergesinden ziyade hakikatin yayılmasından duyulan derin korkuyu yansıtmaktadır.
Kendi anlatısına gerçekten güvenen bir yapı, başka sesleri susturma ihtiyacı duymaz; aksine anlatıların kamusal alanda rekabet etmesine izin verir. Medya yasakları, ancak resmî anlatının temelleri sarsıldığında ve onu mantıklı biçimde savunma imkânı kalmadığında anlam kazanır.
Siyonist rejim, son aylarda çıkardığı yeni yasalarla bakanlar ve güvenlik kurumlarının yabancı medya kuruluşlarını kapatma yetkisini genişletmeye çalışmış; “güvenlik” kavramını ise neredeyse her türlü eleştirel sesi kapsayacak kadar muğlak ve geniş bir biçimde tanımlamıştır. Bu çerçevede, Filistin ve Gazze’deki sahadaki gerçekleri profesyonel ve kesintisiz biçimde aktaran El-Meyadin gibi bir medya kuruluşu, rejim açısından tahammül edilemez bir tehdit haline gelmiştir.
Siyonist rejimin siyasi ve güvenlik yapısına hâkim olan mantıkta, hakikat bizzat bir güvenlik tehdidine dönüşmüş durumdadır. Bu rejimin güvenliğini tehdit eden unsur yalnızca sahadaki direniş değil; aynı zamanda iddia edilenlerle fiiliyatta yaşananlar arasındaki çelişkinin sürekli biçimde ifşa edilmesidir. Yıllar boyunca Batı kamuoyunda kendisini tarihsel olarak ayrımcılığın ve şiddetin mağduru olarak sunma stratejisi işlevsel olmuştu; ancak Gazze’deki son savaş, bu kurguyu ciddi biçimde aşındırmıştır.
El-Meyadin gibi medya kuruluşları, Filistinlilerin yaşadığı acıları insani bir anlatı üzerinden aktarması ve güncel olayları işgalin tarihsel ve hukuki bağlamıyla ilişkilendirmesi sayesinde bu çelişkiyi dünya kamuoyuna somut biçimde yansıtmayı başardı. Enkaz altındaki çocukların görüntüleri, yıkılmış hastaneler ve sivil bir nüfusun tamamen kuşatılması artık soyut ve teknik raporlarla meşrulaştırılamaz hale geldi. Böyle bir tabloda, Siyonist rejim açısından en kolay yol yanıt vermek değil, kameraları kapatmak ve sesleri susturmak oldu.
Anlatı Mühendisliği
İsrail’in anlatı krizine karşı izlediği strateji, yalnızca medya kuruluşlarını kapatma ve sansür uygulamalarıyla sınırlı değildir. Eleştirel medyayı susturmanın yanı sıra, küresel medya alanında etki oluşturmak amacıyla rüşvet mekanizmaları, büyük mali harcamalar ve organize propaganda faaliyetleri de devreye sokulmuştur. Halkla ilişkiler şirketleriyle iş birliği yapılması, dijital platformlara nüfuz edilmesi, influencer’ların ve uyumlu düşünce kuruluşlarının kullanılması, resmî anlatının yeniden üretilmesine yönelik bu sistematik çabanın parçalarıdır.
Bu adımların temel amacı, bilgi alanını yumuşak ve kontrol edilmiş mesajlarla doyurarak, alternatif anlatıların içerik kalabalığı içinde görünmez hale gelmesini sağlamaktır. Ancak son savaşın tecrübesi, bu yöntemin profesyonel ve güvenilir medya kuruluşları karşısında sınırlı bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bir medya kuruluşu izleyicinin güvenini kazanmayı başardığında, onu medya rekabeti yoluyla etkisizleştirmek mümkün olmaz; bu durumda geriye yalnızca fiziksel ya da hukuki yollarla tasfiye etme seçeneği kalır.
Zayıflığın Göstergesi Olarak Yasaklama
Tarihsel deneyim, yasaklama ve sansürün bir anlatıyı susturmakta nadiren başarılı olduğunu göstermektedir. Çoğu durumda sonuç tam tersi olmuş, soruları azaltmak yerine çoğaltmıştır. El‑Meyadin’in engellenmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu adım, resmî anlatının gücünü pekiştirmekten çok, gizlenmeye çalışılan şeye dikkatleri çekmektedir.
Günümüz izleyicisi artık şunu çok iyi bilmektedir: Her sansürün arkasında, peşine düşülmeye değer bir hakikat vardır. Bu nedenle yasaklama, anlatısal bir üstünlüğün değil; savunulamaz hale gelen bir söylemin ve özgüven kaybının açık göstergesi olarak okunmaktadır.
Sonuç
El‑Meyadin ağının işgal altındaki topraklarda engellenmesi, İsrail’in anlatıyı kontrol etme ve bilinci mühendislik yoluyla şekillendirme yönündeki kapsamlı stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu adım bir güç gösterisi değil, çaresizliğin ifadesidir. Gazze ve Filistin’de açığa çıkan hakikat artık kolayca kontrol altına alınabilecek bir noktada değildir; bir medya kuruluşu susturulsa bile, o anlatı varlığını sürdürmenin başka yollarını mutlaka bulmaktadır.
Medya sınırlarının her geçen gün daha da geçirgen hâle geldiği bir dünyada, sesleri bastırmaya yönelik çabalar giderek daha etkisiz görünmektedir. Geriye kalan ise kolektif hafıza ve her sansür girişimiyle daha da keskinleşen sorulardır. Bu anlamda El‑Meyadin’in engellenmesi, bir sesin sonu değil; yıllardır gizleme ve tek taraflı anlatı inşası üzerine kurulu bir projenin başarısızlığının açık göstergesidir.
yorumunuz