El-Meyadin’e göre, Siyonist rejimin 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaşın ardından bu savaş artık sınırlı bir coğrafya veya kontrol edilebilir geleneksel bir çatışma olmaktan çıkmıştır. Çatışmalar genişlemiş, cepheler büyümüş ve onlarca yıldır bölgeye hâkim olan caydırıcılık dengeleri değişmiştir.
Gazze savaşı, ABD ve Siyonist rejim öncülüğündeki hegemon güçlerin tek bir cephede savaşmadığını, aksine bu savaşın Gazze’den Güney Lübnan’a, Irak’a ve Yemen’e kadar uzanan iç içe geçmiş bir eksen oluşturduğunu göstermiştir.
İran’ın stratejik konumu ve güç araçları
El-Meyadin, “İran’ın emperyalizm güçlerle çatışmadaki konumunun tek bir açıdan değerlendirilemeyeceğini” belirterek, İran’ın sadece hassas bir konuma sahip bir devlet olmadığını, aynı zamanda Batı modeline ve onun dayatmalarına karşı devrimci bir siyasi sistem olduğunu ve bunun ABD için sürekli bir endişe kaynağı haline geldiğini yazdı.
Raporda ayrıca İran’ın, uluslararası sistemin en hassas ve istikrarsız bölgelerinden birinin merkezinde yer aldığı, enerji çıkarlarının, ticaret ağlarının ve Doğu ile Batı arasındaki güvenlik dengelerinin kesiştiği bir noktada bulunduğu ifade edildi.
İran’ın Fars Körfezi ve küresel ekonominin hayati damarlarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti ile bu bölgede uzanan uzun kıyı şeridi, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu geçit üzerinde uluslararası enerji güvenliğini etkileme potansiyeli sağlamaktadır. Bu nedenle İran’la yaşanacak herhangi bir çatışma küresel piyasalara bölge dışı maliyetler yükleyebilir.
Amerikan “Global Security Review” sitesi, İran’ın yer altı kaynakları açısından zengin Orta Asya ile Kafkasya bölgesi arasında kara köprüsü işlevi gördüğünü yazmaktadır. Bu durum İran’a savaş ve barış dönemlerinde güvenlik, ticaret ve enerji hesaplamalarında merkezi bir konum kazandırmakta ve onu uluslararası stratejiler üzerinde bir baskı unsuru haline getirmektedir. İran’ı siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından kuşatma veya dışlama girişimleri bu nedenle karmaşık ve maliyetli hale gelmektedir.
Batı’nın İran’ın konumunun önemini kavraması, Tahran’ın kendi coğrafyasının önemini anlamasından bağımsız değildir. Batı, İran’ın enerji güvenliği ve bölgesel denge içindeki rolünü göz ardı edemezken, Tahran da bunu kendisine yönelik sürekli hâkimiyet ve kuşatma girişimlerinin nedeni olarak görmektedir.
İran’ın bağımsızlık fikri ve Batı egemenliğine tehdit
İran’ın coğrafyası Batı’nın endişelerinin bir bölümünü açıklasa da, bu tek başına Batı’nın Tahran’a yönelik korkusunun derinliğini anlamaya yetmemektedir. Batı’nın İran’dan asıl korkusu, Tahran’ın savunduğu bağımsızlık fikridir. Bu nedenle Batı ve özellikle ABD’nin İran’a yönelik endişesi sadece askeri, füze ya da nükleer kapasitesinden kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda İran’ın, Batı’nın tek kutuplu uluslararası sistem için belirlediği kuralların dışında siyasi, ekonomik ve güvenlik projesi oluşturmayı başarmasından kaynaklanmaktadır.
Batı’nın bu fikre yönelik sorunu yalnızca İran deneyimiyle sınırlı değildir; asıl endişe bunun başka ülkeler tarafından da tekrarlanabilme ihtimalidir. Batı ekseni dışında kalan bir ülkenin kendi iradesini dayatabilmesi, yaptırımlara direnebilmesi ve çöküş yaşamaması, hegemon düzenin çıkarları için bir tehdit olarak görülmektedir. Bu nedenle İran’ı boyun eğdirememek, ABD için sadece taktiksel bir başarısızlık değil, bağımsız egemenlik projesinin sınırlı ölçekte bile başarıya ulaşmasının mevcut uluslararası düzenin “güç” ve “meşruiyet” tekeline dair ciddi şüpheler doğurması anlamına gelmektedir.
Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin İran ile sorununun yalnızca askeri davranışlarla sınırlı olmadığını, aynı zamanda Washington’un egemenlik çerçevesi dışında kendi bağımsızlığını pekiştirmeye çalışan bir ülkeye dönüşmesiyle ilgili olduğunu defalarca dile getirmiştir.
Trump ayrıca Washington’un müttefikleriyle birlikte İran’da “rejim değişikliği” seçeneğini dışlamadığını, bu hedefin askeri tehditler veya artan siyasi ve ekonomik baskılar yoluyla takip edilebileceğini belirtmiştir.
Buna rağmen İran, bölge ülkeleri ile direniş ve özgürlük hareketleriyle kademeli olarak ilişkiler ve ittifaklar ağı kurmuştur. İran’ın yaklaşımı, ABD ve İsrail egemenliğine karşı çıkma fikrinin yayılması üzerine kuruludur ve bu durum Batı Asya’da güç, savunma ve caydırıcılık kavramlarının yeniden tanımlanmasına katkı sağlamıştır.
Tahran ayrıca, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan geleneksel güç anlayışının tekeline meydan okuyarak, güç unsurlarının dağıtımına dayanan çok boyutlu caydırıcılık kavramını ortaya koymuştur. Bu durum, Gazze, Lübnan, Irak ve Yemen’de görüldüğü gibi düşmanların hızlı sonuç elde etme kapasitesini sınırlamaktadır. “Direniş Ekseni” bu dönüşümün içinden doğmuştur. Bu eksen, çıkarların kesişmesi ve Batı hegemon düzeni ile özellikle Siyonist rejime karşı ortak düşmanlık temelinde kurulmuştur.
Bu nedenle İran’ın önemi yalnızca coğrafyasında değildir. Coğrafya, İran’a konum, kaynak ve hareket derinliği sağlamaktadır; ancak İran’ın tek avantajı coğrafya olsaydı, onu kuşatmak ve boyun eğdirmek mümkün olabilirdi. Coğrafyayı güçlendiren ve destekleyen unsur direniş fikri ve kültürüdür. Bu durum, stratejik entegrasyon ve çok katmanlı caydırıcılık ağlarına dayanan karmaşık bir güç denklemini yeniden üretmektedir. Bu nedenle İran’ı kontrol altına alma veya bu denklemi kırma girişimleri, hem bölgesel düzeyde hem de uluslararası yansımalar açısından belirsiz ve riskli sonuçlar doğurabilir.
yorumunuz