Neden ve nasıl tekfirci terörizm düşüncesi Avrupa'ya ulaştı?

Haber ID: 4186358 -
Günümüzde tekfirci terör virüsü her zamankinden daha çok Avrupa'ya bulaşmıştır. Elbette bu işin başlangıç noktasıdır ve kesinlikle Avrupa daha çok güvenlik krizleriyle karşı karşıya kalacak.

Mohammad Ghaderi - Hiçbir eylemin sonunu düşünmeden Güneybatı Asya ve özellikle de Irak ve Suriye halkının güven ve istikrarını bozarak Amerikan-İbrani-Arap vekalet savaşında tamamlayıcı bir rol oynayan Avrupa ülkeleri asla yaptıklarının nelere mal olacağını dikkate almamışlardı.

Bu cinayetlerin hayata geçirilmesi ve Batı kamuoyunun ikna edilmesi için gerekli eylemler yıllarca İslamofobi, Şiifobi ve İranofobi'nin ardından yapıldı. Aslında sözü edilen komploya tam destek veren Avrupa ve özellikle de İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler ileri sürdükleri bütün insan hakları sloganlarına aykırı bir tavırla Ortadoğu'daki Arap devrimlerini kendi çıkarlarına karşı büyük bir tehlike olarak gördüklerinden dolayı çok acımasızca büyük şeytan ve kuklalarının yardımına koşarak en az geçen 6 yıl boyunca masum insanların kanını döktüler. Onlar kendi zanlarınca Arap devrimlerinin İran İslam Devrimi'ni bir örnek olarak bulmalarını engellemek istiyorlardı.

Konuyu daha kapsamlı bir şekilde ele aldığımızda Avrupalıların bu büyük cinayete katılmasından birkaç amacın peşinde olduğu anlaşılıyor. Onlar yüksek miktarda silah satışı ve bölgedeki diktatörlerin devrilmesinin geciktirilmesi ve bazı konularda amaçlarına ulaşmış görünürse de genel olarak tam istedikleri noktaya gelemeyip Amerika ile Siyonist Rejim'e güvenmenin bedelini ödemek zorunda kalıdılar.

Başka bir deyişle Beyaz Saray ve sahte İsrail rejiminin Avrupalı müttefikleri aynı zamanda ve en az iki noktada stratejik hatalar yaptı. Bunların birincisi Amerika ve İsrail'in propagandasına kanarak sonunda zarara uğradıkları bir yola adıma atmaları ve ikincisi de Direniş Ekseni'nin gücünden doğru düzgün bilgileri olmadıkları halde insanlıktan hiç anlamayan; Müslüman, Hristiyan ve hiçbir din tanımayan ve bölge halklarına karşı olan bir camaatı Direniş Ekseni'ne karşı desteklemeleri oldu.

Bu noktada tarihe bir göz atmamız faydalı olacak. Avrupalı devletler İslam'ın bir barış dini olarak Avrupa'ya yayılmasını, vatandaşlar ve özellikle de genç kesimin bu dine ilgi göstermesini engellemek için komplolar ve senayorlar başlattı.

İslam en eksiksiz din olarak gerek başka semavi dinler gerekse de diğer peygamberlerle çelişki yaşamadığı için semavi dinlerin tamamlayıcısı olarak bilinmektedir. Çünkü bu dinin öğretilerinde diğer peygamberler de büyük saygıyla anılmaktadır. İslam dini, insanlar için ferdi ve toplumsal olmak üzere iki yaklaşım sergilemekte. Bu yüzden maddi akımlar ve özellikle de Batı'daki liberal demokrasi düzeni bu dini kendi çıkarlarına ters bularak ona karşı savaşmak istiyor.

Günümüzde Batı ve özellikle de Avrupa'da yürürlüğe giren hükmranlık ideolojisi, insanların ürettiği düşünceler vasıtasıyla iktidardaki azınlık bir grubun çıkarlarını sağlamak için Allah'ı halkın siyasi ve toplumsal hayatının merkezinde görmeyen Hümanist yaklaşımlar ve teorilerin ürünüdür. Batılı toplumların vatandaşları her yerden habersiz olarak maddi ve görünüşte varlıklı bir hayata sahip olabilmek için bir azınlığın egemenliği altındadır. Bu azınlık, halkı aptallaştırmak ve insanın yaratılış sebebi ve hayatın anlamını düşünme gücünü toplumdan almak için elindeki tüm araçlarını kullanmaktadır.

Dolayısıyla Batı'daki maddi düzenlerin kendi toplumlarında kurtarıcı bir dinin yayılmasına izin vermemesi ve buna karşı savaşması da gayet normaldir. Biz, bu yaklaşımı asıl İslam ideolojisinde Allah'ın gönderdiği peygamberlerin gösterdiği yola karşı çıkan Şeytan tutumu olarak adlandırmaktayız. Bu tutum sadece günümüzde değil, insan yaratılışının başlangıcından beri insanlığı kurtuluş yolundan saptırmaya çalışıp kölelik anlayışını ortaya koymuş, Adem'in (a.s) yeryüzüne inişinden sonra da farklı biçimlerde bu tutumu devam etmiş ve hiçbir cinayetten de vazgeçmemiştir.

Tarih boyunca bu akımın en bariz özelliği özgür ve ilahi fitretleri uğrunda hakikatı keşfetme peşinde olan halklara yanlış adres verme stratejisi olmuştur. Öyle bir hakikat ki yüce Allah onu yaratılışın asıl ve nihai amacı olarak adlandırmıştır. Yanlış adres verme stratejisi için de her zaman farklı taktikler kullanılmıştır. Bu şeytani taktiklerden hakikatı çarpıtma ve ihtilaf çıkarmaya işaret edilebilir.

İnsanlık toplumu oluşumunun ilk başından itibaren dünyanın farklı bölgelerinde bu şeytani stratejinin örnekleri olmuştur. Bazıları her zaman kendi çıkarlarını temin etmek için para ve güç kullanarak, halkları köleleri olarak kullanmış ve özgürlük uğrunda onların çıkarları dışında hareket edenleri düşman olarak görmüşlerdir. Bunun ispatıysa tarihin farklı dönemlerinde peygamberlerin yaşadıkları sıkıntılardır. Farklı devirlerde peygamberler ve şeytanlar çatışması her zaman şeytanlara uyan azınlığın daha güçlü konumda oldukları bir zamanda gerçekleşmiş ve sadece geçici ve kısa dönemlerde hükümet salih insanların eline geçmiştir.

Şimdi günümüze geri dönelim. Yüzyıllar sonra tarihte bir umut ışığı gözüktü ve sonunda yeryüzünün bir köşesinde Allah'ın salih kulları tevhid bayrağını taşıyarak zulüm ve karanlık egemenliğinin ardından şeytanlardan kurtulmak için özgürlük ve hürriyet sloganlarını attılar ve büyük bir devrimle dünyadaki mustekbirlere meydan okudular. Nur patlaması olarak adlandırılan bu tarihi olay ilk baştan beri mazlumları savunarak, kibirli güçler ve dünyanın despot güçlerine karşı savaş açtı.

Bu olaydan yaklaşık otuz yıl sonra her geçen gün bölgedeki milletler bu yolun doğru olduğunu anlayarak onu örnek edinip Büyük Şeytan'ın kuklalarına karşı mücadele yolunu seçti. Bölgede kimi zamanlar İslami Uyanış ve kimi zamanlarda Arap Baharı olarak adlandırılan devrimler liberal demokrasi ideolojisi ve sulta düzenin korktuğu mübarek olaylardı. Dolayısıyla bunu önlemek için yüzyıllar önce saçılan bidat ve fitne tohumlarını kullanarak, dünya kamuoyunda İslam'ın aydınlık yüzünü karartmaya çalıştılar.

Hillary Clinton'un da itiraf ettiği gibi tekfirci grupların oluşturulup silahlandırılması Direniş Ekseni'nin kalbi olan İran İslam Devrimi'nin ilkelerine karşı çıkmak ve kendi kuklalarının devrilmesini önlemek için yapıldı. Böylece onlar stratejik Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika bölgelerinde çok yıkıcı bir savaş başlattılar. Fakat nihayet hem amaçlarına ulaşmadılar hem de tekfirci terör virüsü Avrupa'ya bulaştı. Bu virüs için gereken şartlar daha önceler Avrupa'da hazırlanmıştı.

Batı dünyası, Avrupa'da kapitalizmin maddi yapısına karşı çıkmayan Vahhabi İslam'ın yayılmasına izin vermekle Avrupalı vatandaşlar ve özellikle de genç kesimi asıl İslam'ın siyasi ve toplumsal özelliklerine yönelmekten alıkoyabilmek isiyordu. Fakat aslında İslam ve Hristiyan demeden tekfirci bir yaklaşımı benimseyenlere eşsiz bir fırsatın sunulacağını ve bunun er yada geç onların başına bela olacağını düşünmemişlerdi.

Günümüzde Batı dünyasının Direniş Ekseni ve İslam İnkılabı'na karşı başlattığı vekalet savaşının yenilgiye uğraması bir taraftan, diğer yandan da tekfirci terörizmin Avrupa kentlerine yayılmasına tanık olmaktayız. Artık Avrupa'da tekfirci teröristlerin gerçekleştirdiği terör eylemlerinden dolayı polis arabasının siren seslerinin duyulmadığı ve vatandaşların panik yaşamadığı bir hafta veya ay yoktur. Bu durum Avrupa'nın kendi ağababası Amerika ve sömürgeciliğin uğursuz çocuğu işgalci ve sahte Siyonist Rejim'e güvenmenin sonuçlarıdır.

Günümüzde tekfirci terör virüsü her zamankinden daha çok Avrupa'ya bulaşmıştır. Elbette bu işin başlangıç noktasıdır ve kesinlikle Avrupa daha çok güvenlik krizleriyle karşı karşıya kalacak. Irak ve Suriye'deki krizlerde rol oyanan Avrupalı savaşçılar daha bağnaz düşünceler ve birçok savaş tecrübeleriyle ülkelerine geri dönüp barut depoları gibi patlamayı bekliyorlar.

Düzeysel bir bakışta bu düşünsel ve tarihi olguların bağlantısı tam olarak farkedilmiyorsa da etrafımızda yaşanan olayların perde arkasını biraz düşündüğümüz zaman dünyadaki siyasi ve toplumsal gelişmelerin günümüzdeki insanları kaybettiği huzur ve manvei boşluklarını doldurumak için ihtiyaç duyduğu bir bir kaynağa sevk ettiğini görmekteyiz.

Yüce Allah bir kez Enbiya Suresi 105. ayette (Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, 'Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır' diye yazmıştık) ve bir kere daha Kasas Suresi 5. ayette (Bizse o yerde zayıf düşürülenlere lütfetmek, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar kılmak istiyorduk) yeryüzünü kulları arasında salih olanlara vadetmiştir.

[Tehran Times Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mohammad Ghaderi]

görüş gönderme

5 + 2 =