21 Eyl 2026 08:28

İranlı Uzman: Mekke İttifakı Ölü Doğdu

İranlı Uzman: Mekke İttifakı Ölü Doğdu

Bölgesel meseleler uzmanı Seyyid Hadi Efgahi, Mekke Savunma İttifakı'nın daha doğmadan etkisiz hale geldiğini söyledi.

Salalah'ta Hürmüz Boğazı'nın güvenliğine ilişkin yapılması planlanan toplantının ertelenmesi, Yemen cephesinde yaşanan gelişmelerin ve Suudi Arabistan üzerindeki baskının arttığı bir döneme denk geldi. Bu durum, bölgedeki güvenlik denkleminin ne kadar karmaşık hale geldiğini bir kez daha ortaya koydu.

Riyad'ın Yemen'deki gelişmelerin sonuçları ve kritik altyapılarına yönelik tehditlerle karşı karşıya olduğu bir ortamda, Hürmüz Boğazı ve Babülmendeb, bölgesel güç mücadelesinin iki kritik noktası haline geldi. Öte yandan, Suudi Arabistan'ın Salalah toplantısının ertelenmesini talep ettiği yönündeki haberler, Tahran'ın bölge ülkeleriyle diyaloğun gerekliliğini vurguladığı bir dönemde, Riyad'ın hesapları ve bölge dışı aktörlerin mevcut gelişmelerdeki rolü hakkında çeşitli soru işaretlerini beraberinde getirdi.

Bu gelişmeleri değerlendiren bölgesel meseleler uzmanı Hadi Seyyid Efgahi, Mehr Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada Yemen'deki son gelişmeleri, Suudi Arabistan'ın Yemen ve Fars Körfezi'ndeki konumunu ve bölgedeki güç dengelerindeki değişimin olası sonuçlarını değerlendirdi.

1- Salalah'ta yapılması planlanan ve İran Dışişleri Bakanı ile bazı Fars Körfezi ülkelerinin dışişleri bakanlarının katılması beklenen toplantının ertelenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bahreyn'in toplantıya katılmayacağını resmen açıklaması da dikkate alındığında, bu toplantının temel amacı neydi ve ertelenmesinin ne gibi sonuçları olabilir?

İran ve Bahreyn dışında bazı Fars Körfezi ülkelerinin dışişleri bakanları düzeyinde yapılması planlanan bu toplantının temel amacı, İran ile Umman arasında varılan bir anlaşmanın duyurulmasıydı.

Mutabakat zaptının ikinci maddesinde de bu konunun komşu ülkelerle paylaşılması öngörülüyordu. Ancak bu, söz konusu ülkelerin anlaşmayı veto etme veya anlaşmaya müdahale etme hakkına sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Diğer ülkelere geçiş güzergâhları ve ücretlendirme mekanizmasının nasıl işleyeceği anlatılacaktı. Dolayısıyla toplantı daha çok istişari ve danışma niteliğindeydi.

Burada birkaç önemli soru ortaya çıkıyor. Öncelikle bu toplantının asıl davetçisi kimdi? ABD'nin toplantının düzenlenmesindeki rolü neydi? ABD toplantıda ortaya çıkacak sonuçlara karşı çıkacak mıydı? Ve daha temel bir soru: Böyle bir toplantının ABD'nin onayı olmadan gerçekleştirilmesi mümkün müydü?

Trump, bu toplantının ABD ile herhangi bir bağlantısının olmadığını söylemişti. Ancak Trump daha önce birkaç kez, İran ve Umman'ın ABD'nin çıkarlarını karşılamayan bir anlaşmaya varması halinde Umman'ı hedef alacaklarını söylemişti. Dolayısıyla bu toplantının daha yüksek bir siyasi düzeyde ve daha güçlü bir siyasi ağırlıkla gerçekleştirilmesi planlanıyordu.

Toplantının ertelenmesine ilişkin olarak ise Amerikalıların Ummanlılara böyle bir toplantının yapılmasına gerek olmadığını ilettiği ve bunun yerine nükleer meselenin daha fazla öne çıkarılmasını istediği yönünde değerlendirmeler bulunuyor.

Öte yandan Suudi Arabistan da saldırıya uğradığı ve ağır bir darbe aldığı bir süreçten geçiyor. Gündelik yaklaşık 7 milyon 300 bin varil petrol taşıyan Doğu-Batı petrol boru hattının hedef alınması son derece önemli bir gelişmeydi. Suudi Arabistan, ABD ile koordinasyon halinde petrol piyasasında ve fiyatlarda belirli bir denge oluşturmaya çalışıyordu. Ancak düzenlenen saldırı, petrol pompalama istasyonlarına ciddi zarar verdi ve bu tesisler büyük ölçüde tahrip edildi. Bu istasyonların onarılmasının en az bir ay, hatta 40 gün kadar sürebileceği belirtiliyor.

Petrol piyasasındaki mevcut durum ve Hürmüz Boğazı'nın kapalı olması dikkate alındığında, petrol fiyatları ve küresel piyasaların nasıl şekilleneceği önemli bir soru olarak karşımızda duruyor.

Öte yandan Suudi Arabistan, Irak'taki bazı direniş gruplarına yönelttiği suçlamaları henüz Irak makamlarıyla çözüme kavuşturmuş değil. Her ne kadar El-Zeydi soruşturma yapılmasına izin vereceklerini açıklamış olsa da şu aşamada Salalah toplantısı ertelenmiş durumda.

Eğer gerçekten ABD'nin toplantının ertelenmesinde bir rolü varsa, toplantının gelecekte yeniden yapılma ihtimali de azalacaktır.

2- Son dönemde Rafael Grossi'nin İran'ın nükleer programına ilişkin açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu iddialar bölgesel dengeleri nasıl etkileyebilir? Söz konusu açıklamalar ABD veya İsrail'in İran'a yönelik yeni bir askeri operasyon düzenlemesi için yeniden gerekçe oluşturabilir mi?

Grossi'nin dayanaksız iddiaları, ABD ve İsrail'e İran'a yönelik saldırı için bahane sağlayabilir. Özellikle İran'ın nükleer tesisleri ve nükleer programı üzerinden yeni bir gerilim oluşturulmaya çalışılabilir.

Grossi'nin asılsız iddiaları, ABD ve İsrail'e Kuh-e Keleng'e saldırmak için bahane sağlayabilir.

Trump, seçimlerden sonra savaşı sona erdireceğini söylemişti. Mevcut koşullarda ABD'nin doğrudan savaşa yeniden girmesi Amerikalılar açısından kolay görünmüyor. Bu nedenle kısa süreli ve ani bir saldırı düzenlemeye çalışabilirler. Nitekim daha önce de bu ihtimali denediler.

Dolayısıyla ara seçimlerin ardından her şeyin doğal biçimde eski haline döneceğini söylemek mümkün değil. Trump'ın nasıl bir plan izleyeceğini ve ABD'nin hangi yönde hareket edeceğini görmek gerekiyor.

3- Suudi Arabistan'ın hedef alınmasına değindiniz. Son günlerde Yemen'de de önemli gelişmeler yaşanıyor ve Ensarullah'ın Babülmendeb üzerinde kontrol sağlaması gündeme geliyor. Yemen'deki gelişmeleri Suudi Arabistan açısından stratejik bir yenilgi, Ensarullah açısından ise bir zafer olarak değerlendirmek mümkün mü?

İranlı Uzman: Mekke İttifakı Ölü Doğdu

Yenilginin boyutu ve kapsamı konusunda biraz daha beklemek gerekiyor. Ensarullah'ın bundan sonra nerede duracağını, sürecin diplomatik yollarla mı devam edeceğini yoksa yeni bir hamle yapıp yapmayacağını görmek lazım.

Bir diğer önemli nokta, Suudi Arabistan'ın güçlü ve deneyimli bir orduya sahip olmaması ve büyük ölçüde ABD ile NATO'ya dayanmasıdır. Şimdi Mekke Savunma İttifakı'nı da oluşturdular. Ancak bu ittifak daha doğmadan öldü.

Bir diğer mesele ise paralı güçlerdir. paralı güçler hiçbir zaman kendi topraklarını savunan insanlar kadar milli bir motivasyonla savaşmaz. Suudi güçlerinin önemli bir bölümü de İsrail'in savaş tarzına benzer şekilde hareket ediyor ve büyük ölçüde hava gücüne güveniyor.

Yemen'de son derece stratejik bölgelerin, Babülmendeb Boğazı'nın kalbine kadar uzanan alanların ele geçirilmesinin ardından ciddi bir çatışma yaşanmadı. Suudi yönetimi de bunun kesin nedenini henüz açıklamış değil. Dolayısıyla yabancı güçlere dayanmak, bir ülkeye güvenlik garantisi sağlamaz.

Bana göre Suudi Arabistan bu darbenin ardından ABD'ye başvurdu. Trump ise savaşa doğrudan girmekten kaçındı. ABD daha önce de Gazze'deki Filistinlilere destek vermesi nedeniyle Ensarullah'a karşı Kızıldeniz'de savaşmayı denemişti.

Ensarullah ise inanç, cesaret ve maruz kaldığı zulüm ile kuşatılmaya karşı mücadele etme anlayışıyla hareket ediyor.

Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın kara birliklerindeki dağınıklık ve ticari motivasyonla hareket eden güçlerin isteksizliği, gerekli bütünlüğün oluşturulamamasına yol açtı.

Suudi Arabistan güçlü ve deneyimli bir orduya sahip değil; daha çok ABD ve NATO'ya güveniyor.

Suudi Arabistan'ın güçlü bir kara ordusu bulunmuyor. Oysa Ensarullah'la, Arap Baharı ve Ali Abdullah Salih yönetiminin devrilmesinden önce dahi beş-altı kez çatışmaya girdi. Suudi Arabistan Yemen topraklarına girdi ancak yenildi.

Suudiler, bütünlüklü, deneyimli ve savaş tecrübesi kazanmış bir askeri yapıya sahip değil. Suudi yönetimi içindeki anlaşmazlıklar da ayrıca önemli bir faktör. Muhammed bin Selman'ın kanadı normalleşme ve İbrahim Anlaşmaları'na hazırlanıyordu. Arap milliyetçisi eğilimlere sahip gruplar ise iktidarın ve veliahtlığın geleceği, Bin Selman'ın maceracı politikaları ve benzeri konularda ciddi anlaşmazlıklar yaşıyor.

4- Son dönemde Muhammed bin Selman'ın CENTCOM komutanıyla da görüştüğü bildirildi.

Evet. Bu görüşme yardım talebine yönelikti.

5- İran'ın Yemen'deki savaşa Suudi Arabistan'a karşı destek verdiği yönündeki iddialar da gündeme geliyor. İran İslam Cumhuriyeti Yemen'e askeri veya teknik destek sağladı mı?

Biz Yemen'e yardım etmekten gurur duyuyoruz ve bize göre bunun önünde herhangi bir hukuki engel bulunmuyor.

Birincisi, Sana'daki yönetimi meşru bir yönetim olarak kabul ediyoruz. İkincisi, Yemen halkı yıllardır kuşatma ve işgal altında yaşıyor. Bu süreçte çok sayıda Yemenli öldürüldü.

Krizin ilk dönemlerinde Yemen'e yönelik saldırılar "uluslararası koalisyon" adı altında ve Sana'daki yönetimi ortadan kaldırmak amacıyla başlatıldığında, şehit liderimiz, Suudilerin sahip olduğu sınırlı itibarın da bu saldırıyla birlikte ortadan kalkacağını ifade etmişti. Ayrıca kahraman ve mazlum Yemen halkının sonunda Suudileri mağlup edeceğini vurgulamıştı.

Daha sonra İran'ın Yemen'e füze gönderdiği yönündeki iddialara cevap olarak şehit liderimiz, "Bize Yemen'e füze gönderdiğimiz söyleniyor. Ancak Yemen'in kuşatma altında olduğunu söylemiyor musunuz? Peki biz bu füzeleri nasıl gönderiyoruz?" diye sormuştu. Ayrıca, "Eğer gönderebilseydik bir füze yerine yüz füze gönderirdik" demişti.

Bana göre teknoloji transferi ihtimali oldukça yüksek. Yemenliler de farklı savaşlarda elde ettikleri deneyimler doğrultusunda bu konulara yabancı değiller. Yıllar içerisinde kendi kapasitelerini geliştirdiler.

Bununla birlikte, bu mesele sanki Yemen İran'ın talimatıyla hareket ediyormuş gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa durum böyle değil. Yemen'in kararları ve attığı adımlar mutlaka İran'ın talimatıyla şekillenmiyor.

Hassas dönemlerden birinde gerçekleştirdiğimiz kahramanca bir girişim sonrasında Mahan Havayolları'nın uçuşu da gündeme geldi. Bu uçuş, Yemen heyetini şehit liderimizin cenaze törenine katılmak üzere İran'a götürmek amacıyla gerçekleştirilmişti.

Uçak ilk kez Sana'ya indi. Ancak ikinci seferinde Sana Havalimanı bombalandı ve uçak İran'a dönemedi. Sonunda askeri makamların talimatıyla uçak Hudeyde'ye indi.

6- Yemen'deki gelişmeler, Batı Asya'daki güç dengelerinin değişmesi açısından bir model olarak değerlendirilebilir mi?

Yalnızca Yemen'deki gelişmelere bakarak Batı Asya'daki güç dengesinin değiştiğini söylemek mümkün değil. Ancak Yemen'deki gelişmeleri, bölgedeki diğer olaylarla ve özellikle İran'a dayatılan iki savaşla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Bu süreçte karşı tarafa ağır darbeler indirildi ve onların askeri imkânlarının ve kapasitelerinin bir bölümü imha edildi.

Amerikalılar askeri güç kullanarak deniz ulaşımını ve boğazı açmaya çalıştı ancak hedeflerine ulaşamadılar. Bunun ardından ABD Hazine Bakanı tarafından yaptırımlar gündeme getirildi. İran da buna karşılık verdi ve meselenin İran'ın teslim olması olmadığını açıkça ortaya koydu.

Öte yandan bazı ülkeler de ABD yaptırımlarını kabul etmediklerini ve İran'la iş birliğini sürdüreceklerini açıkladı.

Bütün bu gelişmeler, bölgenin eski düzenden ve eski dengelerden uzaklaşmakta olduğunu gösteriyor. Hatta bazı bölge uzmanlarının da kabul ettiği üzere, Batı Asya artık eski Ortadoğu değil.

Dolayısıyla bölgedeki gelişmelerin kapsamı genişledikçe, hiç şüphesiz bölge ülkelerinin yeni rol ve konumlarının şekillenmesinde ve Batı Asya'da yeni bir düzenin ortaya çıkmasında etkili olacaktır.

7- Son gelişmelerin ardından başka ülkelerin de bölgesel ittifaka katılması mümkün mü? Örneğin Mısır'ın bu ittifaka katılması söz konusu olabilir mi?

Bu büyük ölçüde ittifakın niteliğine ve nasıl yapılandırılacağına bağlı.

Suudi Arabistan daha önce de kendi girişimiyle Şarm eş-Şeyh'te bir Arap ittifakı oluşturmayı denedi. Ancak Mısırlılar fiilen bu girişime katılmadı ve plan başarısız oldu.

8- Buradaki temel mesele şu: Bugüne kadar geniş kapsamlı ve doğrudan bir savaş deneyimi yaşamamış olan Suudi Arabistan nasıl bir askeri ittifaka komuta edebilir?

Mısır ise başka ülkelerle birçok ağır savaşa girmiş bir ülke. Bu nedenle Mısırlıların, doğrudan ve kapsamlı savaş deneyimi bulunmayan, hatta bazı durumlarda askeri personel ve pilot ihtiyacını yabancı unsurlarla karşılayan bir ülkenin askeri komutası altında yer almayı kabul etmesi kolay görünmüyor.

Ancak Mısır siyasi ve diplomatik bir rol üstlenebilir ve gerilimin azaltılması, bölgedeki tansiyonun düşürülmesi için çaba gösterebilir. Fakat Suudi Arabistan'ın komutasında askeri bir ittifaka katılması oldukça uzak bir ihtimal.

9- Medya alanında, Güney Lübnan'da büyük bir yenilgi yaşadığımız yönünde bir algı oluşturuluyor. Gerçekten bir yenilgiden ne ölçüde söz edilebilir? Bu anlatının ne kadarı medya propagandasıdır? Özellikle Netanyahu'nun mevcut koşullarda siyasi ve medya açısından bir başarı hikâyesine ihtiyaç duyduğu düşünüldüğünde, bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yenilgi veya zafer hakkında konuşabilmek için öncelikle "yenilgi" kavramını doğru tanımlamamız gerekir.

Yenilgi, karşı tarafın stratejik hedeflerine ulaşması ve direnişin teslim olmak zorunda kalması durumunda söz konusu olur. Örneğin Hizbullah'ın beyaz bayrak çekmesi gibi.

Peki böyle bir şey gerçekleşti mi? Bana göre hayır.

Son çatışmalarda Hizbullah, İmam'ın şehadetinin ardından yayımladığı bildiriyle İran'ın yanında yer alacağını açıkladı ve savaşa dahil oldu. Hizbullah'ın neden savaşa girdiğine ilişkin farklı analizler var. Bu analizlerden biri, Hizbullah'ın 12 günlük savaşın ardından İran'a yeniden bir saldırı düzenlenebileceğini düşündüğü ve bu nedenle denkleme dahil olmaya karar verdiği yönünde.

Hizbullah'ın savaşa girmesinin ardından ABD de İsrail'in yardımına geldi. İsrail'in Dahiye'ye saldırması üzerine İran da karşılık vererek İsrail'i hedef aldı.

Daha sonra savaşın sona erdirilmesine ilişkin mutabakatın birinci maddesi doğrultusunda, çatışmaların sona erdirilmesi kapsamına Lübnan ve direniş ekseninin de dahil edilmesi gündeme geldi. Bundan sonra İsrail artık Dahiye'ye saldırmadı.

Ancak bu aşamada bana göre tarihi bir ihanet olarak değerlendirilebilecek bir gelişme yaşandı. Lübnan hükümeti ile İsrail arasında ABD'nin arabuluculuğunda doğrudan görüşmeler başlatıldı. Bu süreç maalesef hâlâ devam ediyor.

Daha da dikkat çekici olan ise Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın yaptığı açıklamaydı. Belki de Lübnan'da çok az cumhurbaşkanı bunu bu kadar açık bir şekilde dile getirmiştir. Avn, "Biz hâlâ Beşir Cemayel'in yoluna bağlıyız" dedi.

Bu açıklamanın siyasi anlamı, direnişe karşı bir proje ve nihayetinde Hizbullah'ın silahsızlandırılması çerçevesinde değerlendirilmelidir.

"Tepeler" meselesinde de sahadaki gerçeklikle medya propagandası arasında ayrım yapmak gerekiyor. İsrail'in bu bölgeleri ele geçirdiğine ilişkin açıklamaları büyük ölçüde bir propaganda operasyonuydu. Özellikle İsrail'in seçimlere hazırlandığı ve Netanyahu'nun siyasi olarak sunabileceği bir başarıya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu dikkate alındığında bu durum daha da anlamlı hale geliyor.


İsrail hâlâ Ali et-Tahir Tepesi'nin eteklerinde konuşlanmış durumda ve ilerleyerek tepeye çıkmaya cesaret edemiyor.

İsrail yaklaşık üç ay boyunca bütün kapasitesini bu tepeye yönelik saldırıya yoğunlaştırdı. Buna karşılık son derece sert ve benzeri görülmemiş bir direnişle karşılaştı. Bu direnişi ruh ve kararlılık bakımından Kerbela ve Hüseyin'in direniş anlayışıyla nitelendirebiliriz.

Bu süreçte, mevcut anlatımlara göre direniş güçleri arasında yalnızca beş şehit verildi ve diğer bazı güçler yer altı güzergâhları ve tali tüneller üzerinden bölgeden çıkmayı başardı.

Burada önemli olan şu: İsrail hâlâ tepenin aşağı kısmında konuşlanmış durumda ve ilerleyerek tepenin üzerine çıkmaya cesaret edemiyor.

Dolayısıyla bu tepe dahi Netanyahu'nun yenilgi iddiasını ortadan kaldıracak bir başarı olarak değerlendirilemez.

Sonuç olarak temel mesele, direnişin hâlâ varlığını sürdürmesidir. İsrail stratejik hedefi olan direnişi ortadan kaldırma ve silahsızlandırma hedeflerine ulaşmadığı sürece, yalnızca belirli bir coğrafi noktayı ele geçirerek "büyük bir zafer" elde ettiğini söylemek mümkün değildir.

Bugün sahadaki sınırlı bir kazanımın stratejik ve medya açısından büyük bir zafere dönüştürülmeye çalışıldığı görülüyor.

10- İsrail'in Güney Lübnan'daki askeri operasyonlarının amacı yalnızca askeri hedeflerle mi sınırlı, yoksa bunu bölgenin demografik ve coğrafi yapısını değiştirmeye yönelik daha geniş kapsamlı bir stratejik planın parçası olarak mı değerlendirmek gerekir?

İsrail'in hedefi yalnızca Hizbullah'la askeri mücadele etmekle sınırlı görünmüyor.

İsrail, Güney Lübnan'ı Gazze'ye benzer bir duruma sürüklemeye çalışıyor. Yani geniş çaplı altyapı ve yerleşim yeri yıkımıyla fiilen Şii nüfusun yoğun olduğu coğrafyayı ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Bu mesele İsrail'in daha geniş kapsamlı stratejik planının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Nitekim bugüne kadar Güney Lübnan'daki Şii yerleşimlerinin önemli bir bölümü İsrail saldırıları sonucunda yıkıldı.

Ancak bunun yanında sahada önemli bir gerçek daha var: İşgal altındaki yerleşimlerde yaşayanların önemli bir bölümü hâlâ evlerine güven içinde dönmeye hazır değil.

Hatta bazı haberlerde bu kişilerin yaklaşık yüzde 60'ının hâlâ geri dönüş konusunda endişeli olduğu ve Hizbullah'ın ortadan kaldırılmadığına inandığı belirtiliyor.

Dolayısıyla herhangi bir operasyonu veya belirli bir coğrafi noktayı "Hizbullah'ın sonu" ya da "direnişin sonu" olarak sunmak, sahadaki gerçeklikle örtüşmüyor.

İranlı Uzman: Mekke İttifakı Ölü Doğdu

Esasen direniş, tek bir askeri operasyonla ortadan kaldırılabilecek bir şey değildir. Direniş bir yol ve bir düşünce okuludur.

Bir grup, bir komutan veya hatta bir hareketin askeri kapasitesinin bir bölümü belirli bir dönemde zarar görebilir. Ancak direniş düşüncesi, tek bir askeri yapının ortadan kaldırılmasıyla yok olmaz.

Bugün bunun örneklerini bölgenin tamamında görüyoruz.

Gazze halkı, onca yıkım ve baskıya rağmen silahlarını bırakmadı. Yemen halkı da yıllardır kuşatma altında olmasına rağmen direnmeye devam ediyor ve hatta savaş yöntemlerini yeni şartlara göre değiştirip geliştiriyor.


Gelişmeler, bölgenin eski düzenden ve geçmişteki dengelerden uzaklaştığını gösteriyor. Hatta bazı bölge uzmanlarının da kabul ettiği üzere, Batı Asya artık eski Ortadoğu değil.

Irak'ta da ABD'nin varlığına rağmen direniş grupları hâlâ mevcut. Haşdi Şabi'den Irak'taki diğer direniş gruplarına kadar birçok yapı faaliyetlerini sürdürüyor.

Dolayısıyla temel bir gerçek var: İşgal devam ettiği sürece direniş de varlığını sürdürecektir.

Bombardımanla, coğrafyayı tahrip ederek veya direniş güçlerinin bir bölümünü ortadan kaldırarak bir düşünceyi ve direniş anlayışını yok etmek mümkün değildir.

Bölgedeki deneyim de bize temel meselenin yalnızca askeri kapasite olmadığını gösteriyor. Asıl belirleyici unsur, halkların direnme ve teslim olmama iradesidir.

Bu nedenle herhangi bir geri çekilmeyi veya sahadaki askeri düzenin değişmesini otomatik olarak direnişin sona ermesi şeklinde yorumlamamak gerekir.

Teslimiyet ve uzlaşma eğilimi, direniş eğiliminden çok daha yaygındır.

News ID 1938666

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha