Türkiye’den İran’ın Minab kentine uzanan yaklaşık 3 bin kilometrelik bir yolculuk… Ancak bu kez pedallar yalnızca bir mesafeyi katetmek için çevrilmiyor. Yanlarında çocukların mektupları, çizimleri, oyuncakları ve okul çantaları var; taşıdıkları en önemli şey ise dayanışma ve umut.
Gazeteci Kemal Yücel'in öncülüğündeki Türkiye Dostluk Kervanı, Minab’da yaşanan okul saldırısında hayatını kaybeden çocukların ailelerine ve İranlı çocuklara Türkiye’den bir mesaj ulaştırmak üzere yola çıktı. Bu yolculuğu diğerlerinden farklı kılan ise Yücel’in bu acıya yalnızca bir gazeteci olarak değil, iki çocuğunu kaybetmiş bir baba olarak da yaklaşması.
Diyarbakır’dan başlayan yolculuk, Türkiye’nin ardından İran’da birçok kenti aşarak Minab’a ulaşacak. Kervanın taşıdığı mektuplar ve hediyeler, savaşların ve çatışmaların en ağır yükünü taşıyan çocuklara ulaştırılacak.
Gazeteci Kemal Yücel Mehr Haber Ajansı'ndan Azar Mahdavan'ın sorularını yanıtladı:
1- Öncelikle İran’a gerçekleştirdiğiniz bu yolculuk ve bisiklet turunuz hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Bu yolculuğu gerçekleştirme amacınız nedir? Sizin ve ekibiniz açısından bu yolculuğun anlamı ve önemi nedir? Yolculuğunuzun güzergâhı ve detayları hakkında da bilgi verebilir misiniz? Şu anda neredesiniz?
Bu yolculuk bizim için sıradan bir bisiklet turu değil. Pedallarımızı çocuklar için, dayanışma için ve savaşların çocukların hayatında bıraktığı acıya dikkat çekmek için çeviriyoruz. Bu nedenle yolculuğumuzun en önemli mesajı şu: Savaşlara değil, çocuklara umut taşıyalım.
Minab Bisiklet Kervanı olarak yaklaşık 3 bin kilometrelik bir yolculuğa çıktık. 2 Ekim’de Diyarbakır Ulu Cami önünden yola çıktık. Yanımızda Türkiye’deki çocukların İran’daki çocuklara ulaştırılmak üzere hazırladığı mektuplar, resimler, oyuncaklar, okul çantaları ve çeşitli dayanışma malzemeleri var. Bu eşyaların bizim için maddi değerinden çok taşıdığı anlam önemli. Bir çocuğun başka bir çocuğa yazdığı mektup, binlerce kilometrelik mesafeyi aşarak iki toplum arasında çok güçlü bir bağ kurabilir.
Türkiye etabında Diyarbakır’dan başlayarak Bismil, Batman, Veyselkarani ve Bitlis üzerinden Tatvan ve Van’a, oradan da Kapıköy Sınır Kapısı’na ulaşacağız. İran’a geçtikten sonra ise Khoy, Tebriz, Zanjan, Kazvin, Tahran, Kum, İsfahan, Abade, Sircan, Hacıabad ve Bender Abbas güzergâhını takip ederek Minab’a ulaşmayı hedefliyoruz.
Şu anda Van’dayız. Önümüzde İran sınırı var. Elbette binlerce kilometrelik bisiklet yolculuğu kolay değil. Yoruluyoruz, zaman zaman zorlanıyoruz ama taşıdığımız mesaj bize güç veriyor. Çünkü sırtımızda sadece çantalarımızı değil, çocukların umutlarını ve birbirlerine gönderdiği selamları taşıyoruz.
Aslında Çanakkale’den Minab’a uzanan bu yolculuğu bir anlamda iki farklı hafızayı birbirine bağlayan bir yol olarak görüyorum. Çanakkale bize savaşın acısını ve barışın değerini hatırlatıyor. Minab ise bugün çocuklara ulaşmak, onların yanında olduğumuzu göstermek istediğimiz bir durak.
Benim açımdan bu yolculuğun ayrı bir anlamı daha var. Çanakkale’den bu yolculuğa katılan biri olarak, Türkiye’nin batısından İran’ın güneydoğusundaki Minab’a uzanan bu dayanışma köprüsünün bir parçası olmak benim için çok değerli.
Biz Minab’a yalnızca bisikletle ulaşmak istemiyoruz. Çocukların birbirlerini tanıdığı, birbirlerine mektup yazdığı, hediyeler gönderdiği ve savaşların değil dostluğun konuşulduğu bir yolculuk yapmak istiyoruz.
Çünkü çocukların doğduğu yer, konuştuğu dil veya hangi ülkenin vatandaşı olduğu bizim için önemli değil. Her çocuğun yaşama, oyun oynama, eğitim alma ve güven içinde büyüme hakkı var.
Biz de pedallarımızı tam olarak bunun için çeviriyoruz: Savaşlara değil, çocuklara umut taşımak için.
2- Çanakkale’yi bu yolculuğun başlangıç noktası olarak seçmenizin özel bir nedeni var mı? Çanakkale’nin Türk halkı açısından tarihî ve manevi önemi nedir? İranlı izleyiciler Çanakkale’nin Türk toplumu için taşıdığı anlamı yeterince bilmiyor. Bir Türk gazeteci olarak, Çanakkale’nin Türk halkının hafızasındaki yerini ve bu yolculuğun başlangıç noktası olarak neden özellikle Çanakkale’yi seçtiğinizi bize anlatabilir misiniz?
Çanakkale Savaşları, Türk halkının hafızasında büyük bir fedakârlığın, dayanışmanın ve kayıpların sembolüdür. Ancak Çanakkale’yi yalnızca savaşın kazanıldığı bir yer olarak görmek eksik olur. Çünkü bugün Çanakkale dediğimizde bizim için aynı zamanda barış, kardeşlik ve farklı coğrafyalardan gelen insanların ortak acısı da akla geliyor.
Burada hayatını kaybeden insanların sadece Türkiye’den gelmediğini biliyoruz. Avustralya’dan, Yeni Zelanda’dan, İngiltere’den, Hindistan’dan ve farklı coğrafyalardan insanlar Çanakkale’ye geldi. Çok genç insanlar, birbirlerini tanımadan ve belki de birbirlerine hiçbir düşmanlıkları olmadan bir savaşın içinde hayatlarını kaybetti.
Bu nedenle Çanakkale’nin bize öğrettiği çok önemli bir şey var: Savaşların bedelini en ağır biçimde insanlar ve özellikle de gençler ve çocuklar ödüyor.
Minab Bisiklet Kervanı’nın temel mesajıyla Çanakkale’nin hafızası arasında da böyle bir bağ kuruyorum. Biz bugün binlerce kilometre pedal çevirerek geçmişin savaşlarını yeniden anlatmak için değil, geleceğin çocuklarının savaşlardan uzak bir dünyada yaşayabilmesi için yola çıktık.
Aslında Çanakkale’den Minab’a uzanan bu yolculuğu bir anlamda iki farklı hafızayı birbirine bağlayan bir yol olarak görüyorum. Çanakkale bize savaşın acısını ve barışın değerini hatırlatıyor. Minab ise bugün çocuklara ulaşmak, onların yanında olduğumuzu göstermek istediğimiz bir durak.
Burada çok önemli bir ayrıntı da var. Çanakkale’de savaşmış insanların çocuklarının bugün birbirleriyle dost olabileceğini tarih bize gösterdi. Bir zamanlar cephelerde karşı karşıya gelen ülkelerin insanları bugün Çanakkale’de yan yana gelebiliyor, birbirlerinin acısını anlayabiliyor.Biz de aynı anlayışı İran’daki çocuklara taşımak istiyoruz.
Ben bir Çanakkaleli olarak bu yolculuğa katılırken sırtımda sadece bisiklet çantamı taşımıyorum. Çanakkale’nin barış hafızasını da taşıyorum. Ve İranlı dostlarımıza şunu söylemek istiyorum:
Çanakkale’yi yalnızca bir savaş meydanı olarak düşünmeyin. Çanakkale, Türk halkının savaşın acısını yaşayarak barışın kıymetini öğrendiği yerlerden biridir.
Biz bugün Çanakkale’den yola çıkıp Minab’a giderken aslında geçmişten geleceğe bir mesaj taşıyoruz:

Çocuklarımızın geleceğini savaşlarla değil, dostluklarla kuralım. Çocukların eline silah değil kitap, oyuncak, bisiklet ve mektup verelim.
Bence Çanakkale’nin bu yolculuğun ruhuna verebileceği en güçlü mesaj da budur.
Çanakkale’de 1915 yılında emperyalist devletlerin saldırılarına karşı büyük bir savunma hattı oluştulmuştu. İran halkı Çanakkale savaşları sırasında o dönem Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan dini/tarihi bağlar nedeniyle Anadolu'ya gelerek gönüllü olarak orduya katılan bazı İran kökenli bireylerin Çanakkale Cephesi'nde savaştığı ve şehit düştüğü bilinmektedir. O dönemde emperyalistlerin saldırılarına karşı Türkiye ile dayanışma içinde olan İran halkıyla tarihten gelen bir dostluğumuz var. Nasıl ki Çanakkale’de emperyalizme karşı mücadele ettiysek, şimdi de İran halkı emperyalistlere karşı mücadele ediyor.
Minap Bisiklet kervanı ile Türkiye-İran bisiklet dostluğunun da temelini atmış olacağız.
3- Minab’da bir okulun hedef alınması ve çok sayıda çocuğun hayatını kaybetmesi Türkiye’de nasıl karşılandı? Türk halkının bu olaya yönelik tepkisini ve duyarlılığını nasıl gözlemlediniz?
Bir gazeteci olarak baktığımda, Türkiye kamuoyunun İran’a yönelik savaşı yalnızca ülkeler arasındaki bir çatışma olarak görmediğini düşünüyorum. Özellikle Minab’da bir okulun vurulması ve çocukların hayatını kaybetmesi, savaşın gerçek yüzünü çok çarpıcı ve acı biçimde ortaya koydu. 28 Şubat’ta Minab’daki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’nun vurulmasının ardından 168 kişinin hayatını kaybedenlerin önemli bölümünün çocuklardan oluşması, olayın Türkiye’de de geniş biçimde haberleştirilmesine neden oldu. Çocuklara karşı çok duyarlı olan, her zaman ve heryerde çocukların korunması gerektiğini savunan Türkiye halklarında saldırıyı yapan emperyalist katillere öfkeyi daha da arttırdı. Saldırıda yaşamdan kopartılan çocukların anne babalarının evlat acılarını yüreklerinde hissettiler. Milyonlarca insan hiç görmedikleri tanımadıkları insanların evlatları için gözyaşları döktü. Çünkü kendi çocukları gözlerinin önüne geldi. Evlatlarının o vahşi salrıda yaşamdan koparıldığını düşünerek yürekleri yandı.
Türkiye’deki duyarlılığı sadece haberlerde değil, insanların tepkilerinde ve kurulan dayanışma duygusunda da görmek mümkün. Örneğin İranlı bir parlamenterin, Minab’da hayatını kaybeden bir çocuğa ait olduğu belirtilen kanlı okul çantasıyla Türkiye’deki Parlamentolar Arası Birlik toplantısına katılması, yaşanan trajedinin Türkiye kamuoyuna ulaşan en çarpıcı sembollerinden biri oldu.
Benim için burada mesele İranlı ya da Türk çocukları diye ayrılabilecek bir mesele değil. Bir çocuğun okulunda, sırasında, öğretmeninin yanında hayatını kaybetmesi hepimizin vicdanına dokunması gereken bir durum. Amansız bir hastalık sonucu 6 yaşında ki evladını zamansızca yitirmiş bir baba olarak çok daha derinden etkiledi. Bir zamanlar sevgi ve şefkatle saçlarını okşadığın evladının toprağını okşamak yüreğimde dayanılmaz acılara neden oluyor. İşte bu acıyı İran’lı anne-babaların da yaşaması yüreğimden hissettim.
Gazeteci olarak savaş haberlerini yıllardır takip ediyoruz. Ancak savaşın rakamlara dönüştürülmesi, bazen o rakamların arkasındaki insanları görünmez hale getiriyor. Minab’da ise çocukların yüzleri, okul çantaları, sınıfları ve ailelerinin yaşadığı acı bize savaşın aslında ne anlama geldiğini gösterdi.
Bugün bizim yaklaşık 3 bin kilometrelik bu yolculuğa çıkmamızın temel nedenlerinden biri de tam olarak bu. Biz İran’a herhangi bir siyasi mesaj götürmüyoruz; çocukların birbirlerine gönderdiği mektupları, oyuncakları, okul çantalarını ve umutlarını götürüyoruz.
Bir çocuğun okulunda, sırasında, öğretmeninin yanında hayatını kaybetmesi hepimizin vicdanına dokunması gereken bir durum. Amansız bir hastalık sonucu 6 yaşında ki evladını zamansızca yitirmiş bir baba olarak çok daha derinden etkiledi. Bir zamanlar sevgi ve şefkatle saçlarını okşadığın evladının toprağını okşamak yüreğimde dayanılmaz acılara neden oluyor. İşte bu acıyı İran’lı anne-babaların da yaşaması yüreğimden hissettim.
Türkiye’de gördüğüm duyarlılık bana şunu gösteriyor: İnsanlar savaşların nedenlerini tartışabilir, ülkelerin politikalarını farklı değerlendirebilir. Ama çocukların ölmemesi gerektiği konusunda ortak bir vicdan var. Biz de o ortak vicdanın sesini pedallarımızla Minab’a kadar taşımak istiyoruz.
4- Sizce Türkiye toplumunda başka ülkelerin halklarına yönelik savaşlara ve dış müdahalelere karşı güçlü bir duyarlılık var mı? Türk halkının savaş, emperyalizm ve sivillerin hedef alınması konusundaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Türkiye toplumunda savaşlara ve özellikle sivillerin hedef alınmasına karşı güçlü bir duyarlılık olduğunu gözlemliyorum. Elbette 85 milyon insanın tamamının aynı düşündüğünü söylemek mümkün değil. Türkiye’de dış politika, savaşlar ve ülkeler arasındaki ilişkiler konusunda farklı görüşler var. Ancak söz konusu olan çocukların, kadınların ve sivillerin hayatını kaybetmesi olduğunda, siyasi görüşlerin ötesine geçen ortak bir insani duyarlılığın ortaya çıktığını düşünüyorum.
Türkiye toplumu savaşın ne demek olduğunu bilen bir toplum. Bizim tarihimizde savaşların, göçlerin, kayıpların ve büyük acıların çok güçlü bir hafızası var. Bu nedenle başka coğrafyalarda yaşanan savaşlara bakarken, oradaki insanların yaşadığı acıyı anlamaya çalışan önemli bir toplumsal damar olduğunu düşünüyorum.
Benim açımdan emperyalizm meselesi de burada önem kazanıyor. Bir ülkenin sınırları dışında yaşayan insanların hayatlarının, büyük güçlerin siyasi veya ekonomik hesaplarının parçası haline gelmesi kabul edilebilir bir durum değil. Ama bunu söylerken herhangi bir ülkenin halkını hedef almak ya da bir toplumu diğerine karşı konumlandırmak da doğru değil. Bizim itirazımız insanlara değil; savaşın kendisine, sivillerin hedef alınmasına ve çocukların hayatlarını kaybetmesine. Siyasilerin kirli çıkarları uğruna yüksek perdeden cesurca konuşup halkları birbirine düşmanlaştırmasınadır.
Minab’a doğru pedal çevirirken elimizden geldiğince dünya gündemini takip etmeye çalışıyoruz. Yemen ordusunun savaş araçlarıyla Husi’lerin üstlerinden geçerek eziyor. Bu savaş ahlakının ötesinde çok vahşice bir dıurum. Siyasilerin konuşmaları nedeniyle asker üzerinde ki etkisi çok vahşice katliamlar yapmasına neden oluyor. Biz bu yüzden savaşın kendisine itiraz ediyoruz.
Gazeteci olarak benim için en önemli noktalardan biri de şu: Savaşları yalnızca devletler ve ordular üzerinden konuştuğumuzda, asıl bedeli ödeyen insanları görünmez hale getiriyoruz. Oysa bir füze düştüğünde bir evde anne-baba çocuğunu kaybediyor, bir okul vurulduğunda öğrenciler hayatını kaybediyor, bir savaş başladığında çocukların geleceği ellerinden alınıyor.
Minab’a doğru pedal çevirirken bizim anlatmak istediğimiz de tam olarak bu. Biz herhangi bir siyasi tarafın propagandasını yapmak için yola çıkmadık. Çocukların hangi ülkede doğduğuna bakmadan, onların yaşama, eğitim alma, oyun oynama ve güven içinde büyüme hakkını savunmak için yola çıktık.

Türkiye’den İran’daki çocuklara mektuplar, oyuncaklar, okul çantaları ve dayanışma mesajları götürüyoruz. Aslında yapmak istediğimiz çok basit ama çok güçlü bir şey: Savaşın kurduğu duvarların karşısına çocukların dayanışmasını koymak. Bugün 10 yaşında ki bir kız çocuğu bize severek taktığı kolyesini bilekliğini İran’da ki yaşıtlarına iletmemiz için verdi. Bir çocuk savaşların çocuklarını ne kadar olumsuz etkilediğini hissetmiş ve kendisinden bir parçayı hediye ederek onları mutlu etmek istemiş. Bu çok duygusal ve çok etkileyici bir davranış. İşte tam da bu yüzden çocukların hangi ülkede doğduğuna bakmadan, onların yaşama, eğitim alma, oyun oynama ve güven içinde büyüme hakkını savunmak için yola çıktık.
Çünkü benim inandığım şey şu: İnsanları birbirinden ayıran sınırlar olabilir ama bir çocuğun gözyaşının milliyeti yoktur. Bir çocuk öldüğünde kaybeden yalnızca onun ailesi ya da ülkesi değildir; insanlık olarak hepimiz bir şey kaybederiz.
5- Sizce böyle bir yolculuk, Türkiye ve İran halkları arasında dostluk ve dayanışma açısından bir köprü oluşturabilir mi? Sporun ve özellikle böyle anlamlı bir bisiklet yolculuğunun iki toplumun birbirini daha yakından tanımasına nasıl bir katkısı olabilir?
Kesinlikle oluşturabilir. Hatta bu yolculuğun en önemli anlamlarından birinin de bu olduğuna inanıyorum. Çünkü bazen toplumlar birbirlerini devletlerin açıklamaları, siyasi tartışmalar ya da medyaya yansıyan çatışmalar üzerinden tanıyor. Oysa insanların birbirini tanımasının en güçlü yolu, doğrudan temas kurmak ve ortak insani değerler üzerinden buluşmak.
Biz bisikletlerimizle Türkiye’den İran’a doğru ilerlerken aslında sadece kilometre kat etmiyoruz. İki ülkenin çocukları arasında bir iletişim kurmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki çocukların yazdığı mektupları, yaptığı resimleri, gönderdiği oyuncakları ve okul çantalarını İran’daki çocuklara ulaştırıyoruz. Bir çocuğun başka bir ülkedeki yaşıtına yazdığı mektup, bazen diplomatik bir açıklamadan çok daha güçlü bir bağ kurabilir. Çocukların bu mektupları bizler için Birleşmiş Milletlerin yauımladığı mektuplardan da açıklamalardan da çok daha etkili. Biz bisikletlilerde çocukların mektuplarını, çocuklara taşırken bisikletin birleştirici gücününüde göstermiş oluyoruz.
Sporun burada çok özel bir gücü var. Bisikletin dili evrensel. Bisiklete bindiğinizde karşınızdaki insanın hangi milletten, hangi inançtan veya hangi siyasi görüşten olduğunu sormuyorsunuz. Aynı yolu birlikte kat ediyorsunuz, yoruluyorsunuz, birbirinize destek oluyorsunuz. Bu da insanları doğal bir şekilde yakınlaştırıyor. Bisiklet kervanımızda farklı siyasi görüş, din ve mezhepden insanlar var. Hatta siyasi düşüncede zıt yapılalarıda olanlarda var. Bu tüm bisiklet gruplarında var. Ancak bisiklet üzerindeyken tüm bunları unutuyoruz. Bisiklet sporunu yapanlar arasında düşmanlıklar olmuyor.
Üstelik bisiklet yolculuğunun kendisi de bize önemli bir şey öğretiyor: Uzun mesafeler bir anda aşılmıyor. Her gün biraz daha ilerliyorsunuz. Bence Türkiye ve İran halkları arasındaki ilişkiler için de benzer bir durum söz konusu. Birbirimizi tanımak, önyargıları azaltmak ve karşılıklı güven oluşturmak zaman isteyen bir süreç.
Bizim yaptığımız belki küçük bir adım. Ama bu küçük adımın bir çocuğun hayatında, bir ailenin hafızasında veya iki toplum arasındaki ilişkide güzel bir iz bırakmasını istiyoruz.
Minab’a ulaştığımızda sadece bisikletlerimizi park edip yolculuğu tamamlamış olmayacağız. Türkiye’den getirdiğimiz çocukların selamlarını, mektuplarını ve dayanışma duygusunu da oraya bırakmış olacağız. Aynı şekilde İranlı çocukların ve ailelerin duygularını da Türkiye’ye taşıyacağız.
Bence gerçek köprüler beton ve çelikten değil, insanların birbirine uzattığı ellerden kuruluyor. Biz de bu yolculukta bisikletlerimizi o köprünün iki tarafı arasında bir araç olarak görüyoruz.
Ve belki yıllar sonra bugün taşıdığımız bir mektubu okuyan bir çocuk, “Türkiye’de benim için iyi şeyler düşünen insanlar varmış” diyecek. Türkiye’deki bir çocuk da İran’daki yaşıtının kendisine gönderdiği mesajı okuyacak.
İşte bizim için asıl başarı bu olur. Sınırları aşan şeyin savaş değil, dostluk ve dayanışma olduğunu gösterebilmek.
Bu her iki ülke bisikletlet sporcuları bisiklet dostluğu rotalarını oluşturabiliriz. Hem İran’daki hemde Türkiye’deki bisikletlerin dostluk ve kültür turlarının oluşması içinde ilk pedalı atmış olacağız. Türkiye’de bir çok bisiklet sporcusu İran edebiyetını, İran sinemasına hayranlık duyuyor. Her iki ülkedende zaman zaman bisikletliler tur yapıyor. İran’dan gelen pedal dostlarımız oldu ve yeni dostluklar oluşturduk.
6- Minab’a ulaştığınızda oradaki insanlara ve özellikle hayatını kaybeden çocukların ailelerine vermek istediğiniz mesaj nedir? Bu yolculuğun, yaşanan acının unutulmadığını göstermek açısından sizin için nasıl bir anlamı var?
Minab’a ulaştığımızda vermek istediğimiz ilk mesaj çok insani ve çok sade olacak: Yalnız değilsiniz. Acınızı Türkiye’den de paylaşan insanlar var.
Özellikle hayatını kaybeden çocukların ailelerine, onların yaşadığı acıyı tam olarak anlayabileceğimizi iddia etmiyoruz. Bir evladın kaybının nasıl bir boşluk bıraktığını dışarıdan tarif etmek mümkün değil. Ama şunu söylemek istiyoruz: Çocuklarınızı unutmadık. Onların yaşadıkları ve hayatlarının yarıda kalması bizim için sadece bir haber olmadı.
Biz bu yolculuğa çıkarken yanımıza yalnızca bisikletlerimizi almadık. Türkiye’deki çocukların İran’daki çocuklara yazdığı mektupları, çizdiği resimleri, oyuncakları, okul çantalarını ve dayanışma mesajlarını da yanımıza aldık. Bunların her biri aslında “Sizi görüyoruz, yaşadığınız acıyı önemsiyoruz ve çocukların yanında duruyoruz” demenin bir yolu.
Minab’a ulaştığımızda oradaki ailelere bir söz vermek istiyorum: Yaşananları unutturmak için değil, unutulmaması gerektiğini hatırlatmak için buradayız.
Çünkü savaşlarda hayatını kaybeden insanlar zamanla sadece rakamlara dönüşebiliyor. Bir haber çıkıyor, birkaç gün konuşuluyor ve sonra gündem değişiyor. Oysa kaybedilen her çocuk bir ailenin evladı, bir sınıfın öğrencisi, arkadaşlarının oyun arkadaşıydı. Onların hayalleri, isimleri, aileleri vardı.
Bu nedenle bizim için Minab’a ulaşmak yalnızca fiziksel olarak yaklaşık 3 bin kilometrelik yolu tamamlamak anlamına gelmiyor. Bu yolculuk, Türkiye’den Minab’a uzanan bir vicdan ve dayanışma yolculuğu.
Ben özellikle çocukların birbirine gönderdiği mesajların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuklar savaşın tarafı değil. Onların seçtiği şey savaş değil; oyun, arkadaşlık, okul ve gelecek.
Minab’daki çocuklara ve ailelerine söylemek istediğim bir başka şey de şu: Sınırlar sizi bizden ayırabilir ama acılarınızı görmemize engel olamaz.
Belki elimizden kaybedilen çocukları geri getirmek gelmiyor. Ama onların hatırasını yaşatmak, ailelerine yalnız olmadıklarını hissettirmek ve başka çocukların aynı acıyı yaşamaması için sesimizi yükseltmek bizim elimizde.
Minab’da yaşamdan kopartılan çocukların unutulmaması için ülkemde bir çocuk parkı, anı ormanı ve hatta bir okul yaptırmak. Şehit çocukların isimleri onlara yakışan şekilde çocukların mutlu olduğu yerlerde yaşatılması. Ben kendi evladım için bunu yapmıştım. Oğlum Ali Utku’nun adını anaokulunda, anı ormanında ve çocuk parkında yaşatıyorum. Evladımın adını gidemediği okulda, çok sevdiği çocuk parkında yaşatmak istemiştim. Ali Utku, ağaçları ve çiçekleri çok severdi ve onun anısına binlerce ağaç diktik. Minab’lı şehit çocuklar sadece hüzünle değil, çocukların mutlulu cıvıltılarının olduğu parkta anılmalı. Onların eğitim göremediği bir okulda anılmalı ve her fidanda toprağa kök salalarak büyüdüğü bir anı ormanında anılmalı. Minab Bisiklet turu sonrasında yapmayı çok istiyorum.
Biz Minab’a bir zafer kazanmaya değil, bir umut bırakmaya gidiyoruz. Pedallarımızı çocuklar için çeviriyoruz. Çünkü inanıyorum ki çocukların geleceğini savaşlar değil, dayanışma ve barış inşa etmeli.
Ve Minab’a vardığımızda söyleyeceğimiz en önemli cümle şu olacak: “Çocuklarınızı unutmadık. Unutmayacağız.”

yorumunuz