30 Eyl 2026 13:24

Dünya hesaplarının ötesinde bir güç: İran nasıl bir güç merkezine dönüştü?

Dünya hesaplarının ötesinde bir güç: İran nasıl bir güç merkezine dönüştü?

İran’ın savunma kapasitesi, jeopolitik konumu ve Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, ülkenin küresel güç dengelerindeki rolüne ilişkin “dördüncü güç merkezi” tartışmasını gündeme taşıyor.

Devrim Lideri’nin ülkenin mevcut dünya düzenindeki konumuna ilişkin son açıklamaları, sıradan bir siyasi tanımlamanın ötesinde bir tartışmayı gündeme getiriyor. Buna göre İran, bazı yabancı analistlerin değerlendirmelerinde bugün dünyanın önemli güç merkezlerinden biri haline gelmiş durumda. Bu anlatıda “dördüncü süper güç” ifadesi, İran’ın ekonomik ve askeri göstergelerin tamamında ABD, Çin ve Rusya ile eşit olduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade Tahran’ın büyük güçlerin hesaplamalarını değiştirme ve bölgesel ve bölge ötesi denklemleri etkileme kapasitesine işaret ediyor.

Devrim Lideri son mesajında, “Bugün bazıları bizi dünyanın dördüncü süper gücü olarak görüyor” ifadelerini kullanarak, bu değerlendirmenin “dünyevi hesaplamalara” dayandığını belirtti. Bununla birlikte, “ilahi hesaplamalarda” kendisini Ehl-i Beyt’e bağlı gören ve hakkın tesis edilmesi yolunda korkuya kapılmayan bir ülkenin dünyanın birinci gücü sayıldığını vurguladı. Bu açıklamalar, aslında güç kavramına ilişkin iki farklı yaklaşımı karşı karşıya getiriyor: Maddi göstergelerle ölçülen güç ve inanç, bağımsızlık ve bir milletin iradesini de güç kapasitesinin bir parçası olarak gören anlayış.

Ancak İran’ın bugünkü konumunu uluslararası ilişkiler kriterleriyle değerlendirmek istiyorsak bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor: İran’ın gücü 2026’da ortaya çıkmış değil. ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmada ortaya çıkan kapasite, farklı alanlarda yaklaşık yarım yüzyıl boyunca biriktirilen gücün sonucu olarak değerlendiriliyor. İslam Devrimi bu sürecin başlangıç noktası olurken, ilk yıllarda yaşanan İran-Irak Savaşı ülkeyi bağımsız savunma kapasitesi oluşturma yönünde belirleyici bir sürece itti.

Savaşın ardından savunma sanayisinin, füze, İHA, deniz ve hava savunma kapasitesinin geliştirilmesi sürdü. Bunun yanı sıra uzay teknolojisi, elektronik harp ve bilimsel-teknolojik alanlarda da ilerlemeler kaydedildi. Üniversiteler ve araştırma merkezleri nükleer teknoloji, nanoteknoloji, biyoteknoloji ve tıp gibi alanlarda İran’ın ulusal kapasitesinin bir bölümünü oluşturan imkânlar geliştirdi. Dolayısıyla İran’ın gücü yalnızca füze kapasitesi veya bölgesel nüfuz gibi tek bir unsura indirgenemez; bu güç siyasi, savunma, bilimsel, beşeri ve jeopolitik kapasite unsurlarının bir araya gelmesinden oluşuyor.

İran’ın coğrafi konumu da bu noktada özel önem taşıyor. Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı’na komşu olması, İran’ı dünyanın en hassas enerji bölgelerinden birinin merkezine yerleştiriyor. Hürmüz yalnızca bölgesel bir su yolu değil; dünya enerji ticaretinin önemli bir bölümü bu güzergâhtan geçiyor ve buradaki herhangi bir istikrarsızlık, enerji piyasaları ve küresel ekonomi üzerinde geniş kapsamlı sonuçlar doğurabiliyor. Bu durum, İran’ın Hürmüz’ün güvenliği üzerinde etkide bulunma kapasitesinin yalnızca bölgesel bir mesele olmanın ötesine geçmesine neden oluyor.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert Pape, Nisan 2026’da The New York Times’ta yayımlanan bir makalesinde bu unsurlara dikkat çekerek, “Dördüncü küresel güç merkezi hızla ortaya çıkıyor: İran” ifadesini kullandı. Pape, İran’ın öneminin yalnızca askeri gücüyle sınırlı olmadığını; coğrafi konumu, Hürmüz Boğazı ve Tahran’ın stratejik kaldıraçlar oluşturma kapasitesinin ülkenin güç dengelerindeki konumunu artırdığını savundu. Bu değerlendirme birkaç gün sonra Democracy Now ile yapılan bir röportajda da ele alındı.

Diğer medya kuruluşları da benzer tartışmaları takip etti. India Today, İran’ın “dünyanın dördüncü süper gücüne” dönüşüp dönüşmediği sorusunu gündeme getirdiği haberinde İran’ın dayanıklılığına, Hürmüz Boğazı’na ve jeopolitik kapasitesine dikkat çekti. Pakistan Today ise Ağustos 2026’da “İran Nasıl Dördüncü Küresel Güç Merkezi Oldu?” başlıklı bir haber yayımladı. Bu haberlerin önemi, “dördüncü süper güç” tanımını kesin olarak kanıtlamalarından ziyade, İran’ı yalnızca baskı altındaki bölgesel bir güç olarak tanımlayan söylemdeki değişime işaret etmelerinde yatıyor.

Aslında bir ülkenin gücünün önemli ölçütlerinden biri yalnızca sahip olduğu silahların veya ekonomisinin büyüklüğü değildir; başkalarının hesaplamalarını değiştirebilme kapasitesi de gücün bir parçasıdır. Güçlü bir ülke, büyük güçlerin bir krizle ilgili karar alırken o ülkenin vereceği tepkiyi, muhtemel maliyetleri ve karşılık verme kapasitesini hesaplamalarına dahil etmek zorunda kaldıkları ülkedir. Bu açıdan İran’ın Hürmüz’deki konumu, füze ve İHA kapasitesi, coğrafi derinliği, savunma imkânları ve bölgesel ilişkileri, Tahran’a Batı Asya’nın güvenlik denklemlerinde göz ardı edilemeyecek bir dizi araç sağlıyor.

2026’daki çatışmanın önemi de tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Bu karşılaşma, İran’ın onlarca yıl boyunca geliştirdiği kapasitenin bir bölümünün ilk büyük ve doğrudan sınavı olarak değerlendiriliyor. Böyle bir durumda mesele yalnızca iki tarafın uğradığı zararın boyutu değil; saldıran tarafın başlangıçtaki siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşamadığı da önem taşıyor. Bu açıdan karar alma yapısının korunması, karşılık verme kapasitesinin sürdürülmesi ve karşı tarafın taleplerinin bütünüyle dayatılmasının engellenmesi, bir ülkenin gücünü ölçmek için kullanılan göstergeler arasında değerlendirilebilir.

Bu tanımlamada daha fazla önem taşıyan kavram ise “güç merkezi”dir. Bu kavram, bölgesel gelişmeleri etkileme ve büyük güçlerin kararlarının maliyetini artırma kapasitesi, kendisinin denklemlerden çıkarılmasını mümkün olmayacak ölçüde artmış bir ülkeye işaret ediyor.

Sonuç olarak İran liderinin açıklamalarında yer alan “dünyevi hesaplamalar” ile “ilahi hesaplamalar” arasındaki fark, güç kavramına yönelik iki farklı bakış açısından kaynaklanıyor. Maddi hesaplamalarda güç; ekonomi, teknoloji, askeri kapasite, kaynaklar ve siyasi nüfuz üzerinden ölçülüyor. Dini bakış açısında ise inanç, bağımsızlık, direniş ve hak yolunda bedel ödemeye hazır olma da bir milletin gücünün parçası olarak görülüyor.

Bu açıdan İran liderinin kullandığı “birinci güç” ifadesi, geleneksel bir askeri veya ekonomik sıralama değil; gücün kaynağına ilişkin farklı bir tanımlama niteliği taşıyor. Bu anlayış, bir milletin gücünü maddi kapasitesi ile bağımsızlığını koruma ve inançlarını savunma iradesi arasındaki bağ üzerinden değerlendiriyor.

Dolayısıyla 2026’yı İran’ın güç tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirmek, İran’ın bu yıl güçlü hale gelmesi nedeniyle değil; yaklaşık yarım yüzyıl boyunca oluşturulan gücün büyük bir sınavda dünyanın gözleri önüne serilmesi nedeniyle anlam taşıyor. Bugün bazı medya kuruluşları ve yabancı analistler tarafından “dördüncü küresel güç merkezi” konusunda yürütülen tartışma, yeni bir gücün doğuşundan ziyade İran’ın gücünün nasıl hesaplandığına ilişkin yaklaşımın değiştiğine işaret ediyor.

News ID 1938875

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha