Binyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda yaptığı konuşma, yalnızca sıradan bir diplomatik konuşma olarak değerlendirilemez. New York’ta yaşananlar, her şeyden önce İsrail’in uluslararası alandaki durumuna ilişkin bir tablo ortaya koydu; bu tablo, İsrail Başbakanı’nın vermek istediği mesajdan ciddi ölçüde farklıydı. Netanyahu, İsrail’i galip, güçlü ve dünyanın örtülü desteğine sahip bir ülke olarak göstermeye çalıştı. Ancak dünya kameraları farklı bir görüntü kaydetti: salonu terk eden heyetler, boş koltuklar ve konuşmasına, kendisini dinlemeyenlere yönelik eleştirilerle başlayan bir başbakan.
İsrail medyasında yayımlanan sayımlara göre, Netanyahu’nun konuşması sırasında 77 delegasyon salonda bulunmuyordu. Bu heyetlerin bir bölümü konuşma başlamadan önce salonu terk ederken, bir bölümü ise başlangıçtan itibaren salonda yer almadı. Agence France-Presse de onlarca heyetin salonu terk ettiğini doğruladı ve olayı İsrail’in politikalarına ve Gazze savaşına yönelik protestolar bağlamında aktardı.
Bu sayının önemi elbette yalnızca kaç delegasyonun salonda bulunmadığıyla sınırlı değil. Asıl önemli olan, dünya kamuoyu önünde ortaya çıkan görüntüydü. Birleşmiş Milletler, dünyanın en önemli çok taraflı diplomasi platformu ve İsrail Başbakanı bu kürsüden İsrail’in güvenliği, Gazze savaşı, İran ve kendi ifadesiyle İsrail’i tehdit eden unsurlar hakkında konuşacaktı. Ancak Netanyahu’nun argümanları dinlenmeden önce, heyetlerin salonu terk etmesi konuşmanın en dikkat çekici görüntüsüne dönüştü.
Netanyahu’nun tepkisi de bu görüntüyü daha belirgin hale getirdi. Salonu terk eden heyetlere hitaben, “Eğer hâlâ burada bulunan başka ahlaki korkaklar varsa, şimdi çıkabilirler.” dedi. Bu ifade, temsilcilerin salonu terk etmesinin Netanyahu açısından sıradan ve önemsiz bir olay olmadığını gösteriyordu. Olay, konuşmanın daha başında dikkatinin önemli bir bölümünü buna yöneltecek kadar önem taşıyordu. İsrail medyası da bu görüntüyü geniş biçimde ele aldı; Yedioth Ahronoth olayı gösterişli ve benzeri az görülmüş bir protesto olarak nitelendirdi.
Peki bu neden yaşandı?
Bunun nedenini yalnızca Netanyahu’nun kişiliğinde veya konuşma biçiminde aramak mümkün değil. Mesele, birkaç yıl içinde biriken siyasi, insani, hukuki ve diplomatik krizlerle bağlantılı. Gazze savaşı, Filistinliler arasındaki yüksek can kaybı, sivil altyapının geniş çapta tahrip edilmesi, yerleşimlerin ve yerleşimci şiddetinin yayılması ve uluslararası hukuk dosyaları, dünyanın bazı kesimlerinde İsrail hakkında farklı bir algının oluşmasına yol açtı.
İsrail, soykırım suçlamalarının tamamını reddediyor ve operasyonlarını Hamas’a karşı meşru müdafaa olarak nitelendiriyor. Ancak Birleşmiş Milletler Bağımsız Soruşturma Komisyonu 2025 yılında İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardı; Tel Aviv bu sonucu reddetti. Bunun yanı sıra Uluslararası Ceza Mahkemesi, Kasım 2024’te Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar suçlamalarıyla tutuklama emri çıkardı.
Bu koşullar altında Netanyahu, BM’de soykırım suçlamasını yeniden reddederek bunu “yüzyılın en büyük yalanı” olarak nitelendirdi. Ancak Netanyahu’nun anlatısındaki sorun, artık yalnızca siyasi bir muhalifle veya eleştirel bir medya kuruluşuyla karşı karşıya olmamasıydı. Uluslararası kurumlar, hükümetler, insan hakları kuruluşları ve dünya kamuoyunun bazı kesimleri İsrail’in uygulamalarına ilişkin ciddi sorular yöneltiyor.
Dolayısıyla Netanyahu açısından mesele artık yalnızca bir hükümeti veya bir medya kuruluşunu ikna etmek değil; İsrail’in resmi anlatısı ile dünyada İsrail’in Gazze’deki eylemlerine ilişkin oluşan algı arasındaki açığın giderek büyümesi.
Bu açıdan Netanyahu’nun konuşmasının içeriği de dikkat çekiciydi. Yaklaşık 40 dakikalık konuşmasında İran ve Katar’dan Türkiye’ye, Avrupa ülkelerinden New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’ye kadar çok sayıda düşman ve eleştirmen sıraladı. Konuşmasının önemli bir bölümü eleştirmenlere yanıt vermeye ayrıldı.
Netanyahu, sorunun İsrail’de değil, dünyanın İsrail konusunda yanılmasında olduğunu göstermeye çalıştı. Ancak bu kadar uzun bir “düşmanlar listesi”nin ortaya konulması, aynı zamanda diplomatik bir krizin göstergesi olarak da yorumlanabilir.
Bir ülkenin başbakanı dünyanın en önemli diplomatik kürsüsünde savaşın sona erdirilmesine, bölgenin geleceğine ve krizden çıkış yoluna ilişkin bir perspektif sunmak yerine konuşmasının önemli bir bölümünü çok sayıda eleştirmene yanıt vermeye ayırdığında şu soru gündeme geliyor: Mesele gerçekten yalnızca “dünyanın İsrail’e düşmanlığı” mı, yoksa İsrail diplomasi ve uluslararası kamuoyunu ikna etme konusunda ciddi bir sorunla mı karşı karşıya?
Bu soru, Netanyahu’nun konuşmasını İsrail’in iç siyasi atmosferiyle birlikte değerlendirdiğimizde daha da önem kazanıyor. İsrail’de parlamento seçimlerinin 27 Ekim’de yapılması planlanıyor. Bu da Netanyahu’nun BM konuşmasını seçimlerden yalnızca 33 gün önce yaptığı anlamına geliyor. İsrail medyası da bu noktaya dikkat çekti; Haaretz ve Yedioth Ahronoth, başbakanın konuşmasının önemli bir bölümünün eleştirel hükümetlerin görüşünü değiştirmekten ziyade İsrail’deki iç kamuoyuna hitap etmiş olabileceğini gündeme getirdi.
Bu durumda şu soru sorulabilir: Netanyahu BM’de kimin için konuşuyordu?
Salonda bulunmayan 77 delegasyon için mi? İsrail politikalarını sert biçimde eleştiren hükümetler için mi? Yoksa yalnızca bir ay sonra sandık başına gidecek İsrailli seçmenler için mi?
Bu varsayımı güçlendiren başka işaretler de bulunuyor. Netanyahu’nun New York ziyareti oldukça kısa sürdü ve önceki ziyaretlerinin aksine, resmi programında Donald Trump ile bir görüşme yer almadı. Associated Press de Netanyahu’nun konuşmasını, İsrail’deki seçimlerin yaklaşması ve uluslararası eleştirilerin artması bağlamında değerlendirdi.
Bu noktada Netanyahu’nun tutumunda büyük bir çelişki de görülüyor. Bir yandan İsrail’i “medeniyeti” ve hatta diğer ülkeleri savunan bir ülke olarak göstermeye çalıştı. Ayrıca salondan ayrılan ülkelerin liderlerinin kapalı kapılar ardında İsrail’in eylemleri için kendisine teşekkür ettiğini öne sürdü. Diğer yandan aynı salonda gözle görülebilen gerçek, onlarca heyetin konuşması sırasında Genel Kurul salonunda kalmamış olmasıydı.
Liderlerin kendisine gizlice teşekkür ettiği iddiası ise yalnızca Netanyahu’nun kendi iddiasıydı ve bağımsız olarak doğrulanmış bir gerçek olarak kabul edilemez. Anlatı ile gözle görülen gerçeklik arasındaki bu fark, Netanyahu’nun New York ziyaretinin en önemli mesajlarından biri olarak değerlendirilebilir.
İsrail’in uluslararası alanda artan diplomatik maliyetlerle karşı karşıya olduğuna ilişkin işaretleri göz ardı etmek mümkün değil. Onlarca heyetin salonu terk etmesi, New York’taki geniş çaplı protestolar, uluslararası hukuki baskıların artması ve Gazze savaşıyla ilgili giderek yükselen eleştiriler, birlikte değerlendirildiğinde bir tablo ortaya koyuyor.
Bu nedenle Netanyahu’nun konuşmasındaki en dikkat çekici görüntü, askeri kapasite gösterileri, İran’a yönelik tehditler veya zafer iddiaları değil; boş koltuklar oldu.
Netanyahu, İsrail’in güçlü olduğunu göstermek için daha yüksek sesle konuşmaya çalıştı. Ancak boş salon, dünyanın önüne başka bir soru koydu: İsrail kendi anlatısından bu kadar eminse, bu anlatının duyulması neden bu kadar büyük bir krizle karşı karşıya?
yorumunuz