ABD ve İsrail rejiminin İran’a yönelik askeri saldırıları, Washington’ın Batı Asya’daki güvenlik itibarının sınavı haline geldi. Bu sınavın sonuçları, yalnızca saldırıların sayısı, verilen hasarın boyutu veya askeri operasyonların neticesi ile sınırlandırılamayacak kadar derindir. Asıl önem kazanan soru, ABD müttefikleri arasında yankılanmaya başladı: Washington, kriz anlarında hâlâ onların güvenlik garantörü olmaya devam edebilecek mi?
Bu sorunun cevabı, ABD’nin açıklamalarından ziyade bölge ülkelerinin tutumlarında aranmalıdır. Washington’ın müttefikleri yıllarca, ABD’nin askeri varlığının, üs ağının ve güvenlik anlaşmalarının kendileri için nihayetinde güvenilir bir caydırıcılık şemsiyesi oluşturacağı varsayımıyla hareket ettiler. Ancak İran’la yaşanan savaş, bu algıyı ciddi bir sınavla karşı karşıya bıraktı; özellikle de bölge ülkeleri, ABD’nin kapsamlı askeri varlığının bile onları bölgesel bir savaşın sonuçlarından koruyamayacağı kanaatine varırsa durum daha kritik bir hal alacaktır.
George Washington Üniversitesi Profesörü Mark Lynch, Foreign Affairs dergisinde kaleme aldığı makalesinde bu dönüşümü, savaş meydanının ötesindeki bir perspektifle ele alıyor. Lynch, 1991’den bu yana ABD’nin askeri üstünlüğü ve güvenlik varlığı üzerine inşa edilen Batı Asya bölgesel düzeninin, İran’a yönelik savaşın ardından ciddi bir krizle karşı karşıya kaldığına inanıyor. Ona göre mesele, sadece ABD ve müttefiklerinin askeri hedeflerine ne ölçüde ulaştıkları değil; asıl mesele, Washington’ın on yıllardır bölgede tesis etmeye çalıştığı düzenin güvenlik temelinin zayıflamış olmasıdır.
Bu krizin en önemli göstergelerinden biri, ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin kırılganlığıdır. Washington, geniş çaplı bir savaş sürecinde ortaklarının güvenliğini temin edemez veya Hürmüz Boğazı gibi hayati geçitleri açık tutamazsa, bölge ülkeleri için şu soru kaçınılmaz hale gelecektir: Kriz anlarında ABD’ye güvenmenin gerçek maliyeti nedir?
Bu soru, ABD’nin Batı Asya stratejisinin önemli bir kısmının tam da bu algı üzerine kurulu olması nedeniyle kritik bir öneme sahiptir: “ABD oradaysa, müttefikleri yalnız değildir.” Ancak bu denklem bölge hükümetlerinin zihninde değişirse, bunun sonuçları Washington ile yaşanacak basit bir siyasi anlaşmazlığın çok ötesine geçebilir. Bölge ülkeleri, ABD’ye olan güvenlik bağımlılığını azaltma, dış ilişkilerini çeşitlendirme ve yeni bölgesel düzenlemeler oluşturma yoluna gidebilirler.
Öte yandan İran savaşı, daha eski bir meseleyi de yeniden gündeme getirmiştir: İran’ın davranışını veya siyasi yapısını değiştirmeye yönelik “baskı stratejisinin” sınırlılığı. ABD ve İsrail rejimi, son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir dizi ekonomik, siyasi ve askeri baskı uygulamıştır. Ancak savaş bile temel hedef olan siyasi rejimi değiştirmeye veya Tahran’da yeni bir düzen dayatmaya hizmet etmezse, şu soru gündeme gelecektir: İran’ın siyasi dengelerini değiştirmek için askeri araçların ve “maksimum baskı” stratejisinin gerçek kapasitesi nedir?
Burada, “savaş meydanındaki zafer” ile “savaşın siyasi amacının gerçekleşmesi” arasında hayati bir fark bulunmaktadır. Bir taraf, askeri operasyonların bir kısmında kazanımlar elde edebilir; ancak stratejik hedeflerine ulaşamadığı sürece, savaşın sonucu yalnızca taktiksel kriterlerle ölçülemez. Bu nedenle, İran savaşının sonuçları daha geniş bir perspektifte değerlendirilmelidir; yani ABD’nin itibarı, caydırıcılığı ve bölgesel aktörlerin davranışlarını şekillendirme kapasitesinin test edildiği bir düzlemde.
Daha da önemlisi, güç boşluğu hiçbir zaman uzun süre boş kalmaz. Bölge ülkeleri, ABD’nin artık geçmişteki rolünü oynama kapasitesine veya isteğine sahip olmadığını hissederse, bu boşluğu doldurmak için diğer aktörler sahneye çıkacaktır. Çin, Rusya, Türkiye ve hatta Suudi Arabistan ile İran gibi bölgesel güçler, böyle bir senaryoda Batı Asya’nın güvenlik düzenlemelerinin şekillenmesinde çok daha etkin roller üstlenebilirler.
Bu açıdan bakıldığında, bölgedeki yeni güvenlik anlaşmaları birbirlerinden kopuk olaylar olarak görülmemelidir. Bazı bölge ülkelerinin daha bağımsız savunma ve güvenlik iş birliklerine yönelmesi, stratejik hesaplamalarındaki değişimin bir göstergesi olabilir. Bu eğilim, zorunlu olarak ABD ekseninden derhal çıkış anlamına gelmese de, birçok bölgesel aktörün artık kendi güvenliklerini yalnızca tek bir dış güce bağlamak istemediklerini ortaya koymaktadır.
Bu dönüşüm, Batı Asya’daki güç yapısını kademeli olarak değiştirebilir. On yıllardır ABD’nin göreceli üstünlüğü üzerine inşa edilen düzen, artık daha fazla güce ve seçeneğe sahip olan ve tüm güvenlik hesaplamalarını Washington’ın isteklerine göre ayarlamaya niyetli olmayan aktörlerle karşı karşıyadır.
Dolayısıyla, İran savaşının önemi, savaş meydanındaki harita çizgilerinden ziyade, bölge devletlerinin zihniyetindeki değişimde gizlidir. Eğer ABD’nin müttefikleri, Washington’ın kriz anlarında kendi güvenliklerini temin edemeyeceği sonucuna varırlarsa, Amerikan güvenlik düzenine olan güven kademeli olarak aşınacaktır.
Böyle bir ortamda İran savaşı, bir çatışmanın sonu değil, bölgesel siyasette yeni bir dönemin başlangıcı olabilir; Batı Asya’nın tek kutuplu düzenden uzaklaştığı ve gücün daha geniş bir alana dağıldığı bir dönem. Bu yeni düzende ABD, bölgedeki önemli aktörlerden biri olmaya devam edecektir; ancak artık oyunun kurallarını belirleyebilen tek aktör olmayacaktır.
Belki de bu savaşın Washington için en önemli sonucu şudur: Mesele sadece ABD’nin bir savaş sırasında ne kadar askeri güce sahip olduğu değildir; asıl mesele, müttefiklerinin bu güce hâlâ ne derece güvendiğidir. Eğer bu güven bir kez sarsılırsa, onu yeniden inşa etmek, askeri kapasiteyi yeniden inşa etmekten çok daha zor olacaktır.
yorumunuz