İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen "Saldırı, Saldırganlık ve Savunma Altında Uluslararası Hukuk" başlıklı uluslararası konferansta bir konuşma yaptı.
Dışişleri Bakanı Erakçi’nin bu konuferansta yaptığı konuşmada şu ifadelerde bulundu:
“Birleşmiş Milletler’in kuruluşunun 80. yıldönümünde, uluslararası hukukun evrensel değerleri ve uluslararası toplumun kazanımları daha önce hiç olmadığı kadar korunması beklenirken, maalesef revizyonist güçler tarafından bu ilkelere topyekûn saldırıya tanıklık ediyoruz.
Artık görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik ile karşı karşıyayız: Uluslararası hukuk saldırı altındadır. Dünya, çok derin krizler ve eşi benzeri görülmemiş stratejik değişimlerle birlikte, son derece endişe verici süreçlerden geçmektedir.
Uluslararası hukukun temel dayanakları, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin mimarı oldukları iddiasında bulunan güçler tarafından tarihte görülmemiş saldırılara maruz kalmıştır. Öyle ki, BM’nin kurulmasından sonra inşa edilen normatif düzen bugün tam anlamıyla kaotik bir duruma sürüklenmiştir. Artık “savaş ve şiddet” istisna, “barış ve birlikte yaşam” ise kural değildir; tam tersine, şiddet ve savaş uluslararası ilişkilerde yeni bir norm haline gelmiş, askeri güç kullanımı bazı devletlerin dış politika hedeflerini ilerletmenin olağan aracı olmuştur.
Mevcut durum, son yıllarda ABD ve bazı müttefikleri tarafından “uluslararası hukuk temelli düzen” yerine “kurallara dayalı uluslararası düzen” sloganı altında, Batı merkezli bir düzen adına yürütülen hukuk karşıtı süreçlerin sonucudur.
Bu “kurallara dayalı düzen”in pratikteki uygulaması, Batılı devletlerin geçici siyasi çıkarlarına göre şekillenen niyetlere, hedeflere ve beklentilere dayanmakta ve uluslararası hukuka aykırı biçimde yorumlanarak, ABD ve Batı’nın güç üstünlüğünü meşrulaştıran bir araca dönüşmektedir.
Ne yazık ki, dünyanın önde gelen pek çok düşünürü ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından yapılan sayısız uyarıya rağmen, evrensellik, eşitlik, kuvvet ve ayrımcılığın reddi temelinde uluslararası hukuka geri dönülmesi yönündeki çağrılara kulak verilmemiştir. Bugün artık “kurallara dayalı düzen” söylemi bile geri çekilmiş ve fiiliyatta ABD ve bazı müttefiklerinin “zor temelli uluslararası düzen” kurma çabalarına şahitlik etmekteyiz.
ABD Başkanı, “güç yoluyla barış” doktrini ile Beyaz Saray’a geldi. Ancak çok geçmeden bu doktrinin aslında yeni bir stratejik eylem çerçevesinin kod adı olduğu anlaşıldı: “Zor yoluyla hegemonya”, hem de en çıplak haliyle.
Bugün Amerikan yetkililerinin açıkça ve hiçbir örtüye başvurmadan söyledikleri sözler, gerçeğin üzerini örtecek hiçbir yoruma izin bırakmamaktadır. ABD Başkanı açıkça “artık uluslararası hukukun çerçevesi ve geçerli siyasi ilkelerle bağlı olmak istemediklerini, sadece kazanmak istediklerini” söylemektedir.
Bu anlayışta Savunma Bakanı “Savaş Bakanı”na dönüşür, nükleer silah denemeleri yeniden gündeme gelir. “Barış yanlısı” olduğunu iddia eden bir başkan, dilediği yere gerekçesiz saldırılar düzenler, şehirlerin tahliyesini emreder, koşulsuz teslimiyet talep eder ve uluslararası hukuk da dahil olmak üzere seleflerinin tüm taahhütlerini ortadan kaldırır.
Bu kontrolsüz ve pervasız güç kullanımı ile uluslararası hukukun temellerine yönelik bu sürekli saldırı, eğer “orman kanunu” değilse nedir? Hangi açıdan bakarsanız bakın, bu gidişat kesinlikle sürdürülebilir değildir ve sürmemelidir.
Son yayınlanan veriler, dünya genelinde savunma bütçelerinin benzeri görülmemiş bir seviyeye, 3 trilyon dolara yaklaştığını göstermektedir. Yalnızca 2024 yılında devlet bütçelerinin ortalama yüzde 7’sinden fazlası askeri harcamalara ayrılmıştır ve 2025 tahminleri bunun en az yüzde 10’a ulaşacağını göstermektedir. Bu artış, dünyanın tüm bölgelerini kapsamaktadır ve yalnızca tek bir sonuca yol açacaktır: Daha fazla savaş, daha fazla şiddet ve daha fazla küresel gerginlik. Nedeni de açıktır: ABD’nin yarattığı ormanda hukuk yoktur ve kendini savunmak için güçlü olmak zorundasın.
Aşırı militarizmin bir sonucu olarak bugün kapsamlı jeopolitik kırılmalar, büyük güçler arasındaki artan rekabet, füze ve nükleer silah kapasitesinin genişlemesi, saldırı amaçlı silahlanma, barışçıl teknolojilerin örneğin sıradan telekomünikasyon sistemlerinin silahlandırılması, bölgesel orta ölçekli güçlerin sınır ötesi çatışmaları, uluslararası ve bölgesel düzenlerde çok katmanlı bir anarşi, ekonomik, kültürel ve hatta askeri yakınlaşmaların azalması ve en önemlisi diplomasinin dışlanmasıyla karşı karşıyayız. Gerçek şu ki, 13 Haziran’da İsrail rejimi, ABD Başkanı’nın talimatı ve yönlendirmesiyle İran’a saldırdığında, atılan ilk bombalar aslında İran ve ABD arasındaki müzakere masasına düştü. Beş turu yapılmış ve altıncı turu 25 15 Haziran’da yapılmak üzere planlanmış müzakereler, 12 günlük savaşın ilk kurbanı oldu.
Batı Asya bölgesi, dünyanın en uluslararasılaşmış bölgelerinden biri olarak, bu trajik tablonun başlıca kurbanıdır ve bölgedeki gelişmeler doğrudan söz konusu süreçlerin etkisi altındadır. Özellikle son iki yılda yaşananlar, barış ve uluslararası hukuku hedef alan bu tehlikeli akımların en açık yansımasıdır.
Artık herkes çok iyi biliyor ki Tel Aviv rejimi, Batı Asya’da ABD’nin bir aracısı ve uzantısı olarak, uluslararası hukukun en temel ilkelerini ihlal ederek sınırsız ve tehlikeli jeopolitik emellerini takip etmektedir. Bu rejim, Washington ve bazı Avrupa ülkelerinin verdiği açık çek, NATO ve Batı’dan aldığı milyarlarca dolarlık silah ve bu ülkelerin uluslararası kuruluşlarda sağladığı koruma sayesinde insanlığa karşı en ağır suçları, katliamı, soykırımı ve etnik temizliği gerçekleştirmiş ve hâlâ sürdürmektedir.
Bu rejim son iki yılda Filistin’e ek olarak 7 ülkeye saldırmış, Lübnan ve Suriye’de yeni bölgeleri işgal etmiş ve utanmazca Batı Asya düzenini yeniden yazmaktan ve “Büyük İsrail”den söz etmektedir. Artık kesin bir hakikattir ki Batı Asya bölgesinde hiçbir ülke, İsrail rejiminin askeri ve güvenlik temelli sulta hevesinden güvende değildir.
Siyonist rejim, aynı mantıkla ve jeopolitik hayal ve vehimleri doğrultusunda, ABD’nin tam yönlendirmesiyle (sın zamanda ABD Başkanı bunu itiraf etti) 13 Haziran’da, Maskat’ta yapılması planlanan altıncı tur nükleer müzakerelerden yalnızca iki gün önce, diplomasiye ve barışçıl anlaşma ihtimaline darbe vurdu.
Siyonist rejimin İran topraklarına saldırması, sivillerin şehit edilmesi, komutanların evlerinde suikastle hedef alınması ve barışçıl nükleer tesislerin vurulması, yalnızca uluslararası hukukun en temel ilkelerinin ve BM Şartı’nın açık ihlali değil, aynı zamanda nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve denetim rejimine yönelik tam bir saldırıdır.
ABD, Hiroşima ve Nagazaki felaketinin 80. yıldönümünde, UAEA denetimi altındaki barışçıl nükleer tesislere yönelik saldırılarıyla yeni bir suç işlemiş ve bir kez daha dünya barışı ve güvenliğine yönelik birinci tehdit haline gelmiştir.
İran İslam Cumhuriyeti, topraklarını ve halkını yasa dışı bir saldırıya karşı meşru müdafaa hakkına dayanarak yalnızca saldırganı durdurmakla kalmamış, aynı zamanda ona ağır darbeler indirerek göstermiştir ki İran milleti barış yanlısı bir millet olsa da savaş anında sonuna kadar direnir ve saldırganı pişman eder.
Sadece 9 gün içinde “koşulsuz teslim” çağrısının, “koşulsuz ateşkes” talebine dönüştüğünü ve İran halkı ve hükümeti hakkındaki tüm yanlış hayallerin yerle bir olduğunu herkes gördü.
İran İslam Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden biri olarak, daima uluslararası hukuk çerçevesinde hareket etmiştir. İran’ın nükleer programı, NPT Anlaşması’nın 4. maddesi ile güvence altına alınmış haklara dayanır. Barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme hakkı, zenginleştirme dahil İran milletinin devredilemez hakkıdır ve bu haktan asla vazgeçmemiştir. İran yıllarca UAEA’nın en kapsamlı doğrulama rejimi altında olmuş ve tüm teknik yükümlülüklerine bağlı kalmıştır.
2015 Nükleer Anlaşması sonrasında İran, anlaşma ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararı kapsamındaki tüm taahhütlerine tamamen uymuştur ve bu durum 15 ardışık ajans raporunda tescillenmiştir. Bu anlaşmadan tek taraflı ve gerekçesiz olarak çekilen İran değil, ABD’dir. Eğer ABD taahhütlerine sadık kalsaydı bugün bambaşka bir yerde olurduk.
İran’ın İsrail ve ABD’nin saldırısına verdiği yanıt, tam olarak Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın 51. maddesine yani “doğal meşru müdafaa hakkı”na dayanıyordu. Savunma operasyonumuz, zorunluluk, orantılılık ve askeri-sivil hedeflerin ayrımı ilkelerine uygun biçimde planlandı.
İran, tehdit ve saldırının en şiddetli anında bile uluslararası insancıl hukuka bağlı kaldı. İsrail rejimi en küçük bahaneyle yüzlerce sivili katlederken, İran’ın hiçbir eylemi sivil yerleşimleri veya sivilleri hedef almadı. İran İslam Cumhuriyeti, tüm kriz ve çatışmalarda hukuktan sapmayan bir aktör olduğunu kanıtlamıştır. Buna karşılık saldırganlar, BM Şartı’nı, nükleer silahların yayılmasını önleme rejimini, adalet ilkelerini ve hatta uluslararası hukukun emredici kurallarını dünyanın gözü önünde ihlal etmişlerdir.
Uluslararası hukuk haince saldırılara maruz kalsa da hâlâ yaşıyor; ancak sadece hepimiz onun arkasında durmalıyız. Önceki bölümlerde anlattığım meseleler, aynı zamanda önemli fırsatları da içinde barındırıyor. Bugünkü tehlikeli durumun küresel ve bölgesel düzeyde fark edilmesi ve kapsayıcılık, militarizmin terk edilmesi ve ortak çıkarlara dayalı işbirliği yönünde küresel iradenin güçlenmesi bu fırsatlardan bazılarıdır.
Bugün hepimizin, hukukun üstünlüğü, güç kullanımının yasaklanması ve BM Şartı’nın özüne dönüş gibi büyük insani kazanımların temelini yeniden güçlendirmesi gerekir. Eğer bugün hukuksuzluk, kanunsuz zor kullanımı ve güç dayatması durdurulmazsa, yarın hepimiz çok daha acı deneyimlerle karşılaşabiliriz.
Bugün dünya ve bölgemiz iki söylem arasında bir yol ayrımındadır: Bir yanda, hegemonya, zorbalık, güç kullanımı, güvenlikçi yaklaşım, militarizm, savaş ve şiddet kısacası orman kanunu;
Diğer yanda ise hukuka dayalı küresel bir düzen, eşitlik, diyalog ve ortak bir çerçevede barışa dayalı bir yaklaşım.
İran İslam Cumhuriyeti ikinci yola inanmakta ve küresel düzenin yeniden hukuk temelli bir nitelik kazanması için, Küresel Güney ve sorumlu devletlerle işbirliği içinde rol üstlenmeye hazırdır.
İran, güçlü, ortak anlayışa dayalı, kardeşlik ve barış esaslı bir bölge hedeflemektedir. Bunun için kapsayıcı bir yaklaşım ve tüm bölgesel kapasitelere dayanan bir vizyon gereklidir.
İran İslam Cumhuriyeti, bölge ülkelerinin güvenliğini kendi güvenliği olarak görür ve bu coğrafyada yeni dönemin temelinin “kalıcı güven” olmasını ister. Hepimiz bu bölgede yapıcı bir rol üstlenmeli ve güvenlik, barış, refah ve bölgesel bütünleşmeyi esas alan yeni bir doktrini birlikte hayata geçirmeliyiz.”
yorumunuz