23 Şub 2026 15:26

Beyaz Saray’da Stratejik baş dönmesi: İran’a yönelik tehditler neden işe yaramıyor?

Beyaz Saray’da Stratejik baş dönmesi: İran’a yönelik tehditler neden işe yaramıyor?

ABD’de İran’a yönelik baskı politikasının sonuç vermemesi, Washington’da stratejik bir sorgulamayı beraberinde getirdi.

Mehr Haber Ajansı: Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, Fox News’e verdiği bir röportajda Trump’ın yaşadığı bir tür şaşkınlık ve huzursuzluğa dikkat çekti. Bu şaşkınlığın temelinde, İran’ın kapsamlı baskılara, tekrarlanan tehditlere ve askeri güç gösterilerine rağmen geri adım atmaması yatıyor. Aslında bu “şaşkınlık” tek başına açık bir mesaj taşıyor: Trump ve ekibinin zihninde İran, uluslararası sistemdeki bazı daha zayıf devletler gibi davranmalıydı; yani ilk ekonomik baskı ya da askeri tehdit dalgasında hesaplarını değiştirmeli ve maliyetleri azaltmak adına stratejik çıkarlarının bir kısmından vazgeçmeliydi. Ancak bu beklenti, en başından itibaren yanlış bir varsayıma dayanıyordu.

Washington’daki temel sorun, güç araçlarının yetersizliği değil; karşı tarafın doğasının yanlış okunmasıdır. ABD yönetimi, her ülkenin felç edici ekonomik baskı ile sürekli askeri tehdit karşısında er ya da geç teslim olacağı varsayımıyla hareket etti. Bölgeye uçak gemilerinin gönderilmesi, gelişmiş savaş uçaklarının konuşlandırılması, gösterişli askeri tatbikatlar ve eş zamanlı olarak yaptırımların artırılması, bu mantığın parçasıydı: Tahran’ı “azami baskı” altında tek taraflı talepleri kabul etmeye zorlamak.

Dünyanın en geniş askeri ve ekonomik güç ağına sahip bir ABD başkanının açık ya da örtük biçimde “neden geri adım atmadılar?” sorusunu sorması, İran’dan ziyade Washington’daki zihinsel bir modelin çöküşüne işaret ediyor.

Sahadaki bu adımlara paralel olarak bir anlatı savaşı da yürütüldü. Pek çok Batılı medya organı, İran’ın “çıkmazda” olduğu, “içeride kaos yaşadığı” ya da “ekonomik olarak tükendiği” yönünde sürekli yayınlar yaptı. Amaç, Tahran’ın baskılar karşısında geri adım atmaktan başka seçeneği olmadığı algısını oluşturmaktı. Hatta İran’ın durumunu tanımlamak için “stratejik baş dönmesi” gibi kavramlar kullanıldı; sanki Tahran’daki karar alma mekanizması çökmüş ve baskılar karşısında dağılmak üzereydi. Oysa bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersini gösteriyor. Asıl bir şaşkınlık hali ABD’de yaşanıyor: Zihinlerde kurgulanan denklemin neden gerçek hayatta işlemediğine dair bir şaşkınlık.

Dünyanın en geniş askeri ve ekonomik güç ağına sahip bir ABD başkanının açık ya da örtük biçimde “neden geri adım atmadılar?” sorusunu sorması, İran’dan ziyade Washington’daki zihinsel bir modelin çöküşüne işaret ediyor. Trump dış politikaya bir iş insanı zihniyetiyle yaklaştı; siyaseti ticari pazarlığın uzantısı olarak gördü. Bu bakış açısına göre baskı arttıkça karşı taraf taviz verir ve sonunda bir anlaşma yapılır. Bu çerçevede her aktörün bir “kırılma noktası” vardır; maliyetler belli bir eşiği aştığında geri çekilmek en rasyonel seçenek haline gelir. Ancak bu analiz, İran söz konusu olduğunda duvara tosladı.

Amerikan dergisi The Atlantic de bir analizinde, Trump’ın neden baskı ve tehdidin İran liderliğini geri adım atmaya zorlamadığını anlayamadığını yazdı. Trump’a göre herkes satın alınabilir, her millet tehdit ve ödül kombinasyonuyla masaya getirilebilir. Ancak bu yaklaşım, kimliğini bağımsızlık ve direnç üzerine inşa etmiş bir yapıyla karşılaştığında hataya düşüyor. İran, son kırk yılı aşkın süredir stratejik kararlarını korkuya göre değil; güvenlik, kimlik ve tarihsel hesaplara dayanarak alıyor. Bu çerçevede dış baskıya boyun eğmek, taktik bir tercih değil; iç meşruiyetin temelini zayıflatmak anlamına geliyor.

ABD’nin bölgede askeri yığınak yapması da İran’ı geri adım attırmayı hedefliyordu. Beyaz Saray, somut güç gösterisinin ekonomik baskıyı tamamlayacağını ve bu iki kaldıraçla Tahran’ı zayıf bir konuma sürükleyeceğini düşündü. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı. Ne teslimiyet işareti görüldü ne de ilan edilen kırmızı çizgilerden geri çekilme yaşandı.

İran’ın gücü yalnızca askeri kapasiteye ya da füze kabiliyetine indirgenemez; her ne kadar bunlar caydırıcılığın önemli unsurları olsa da. Baskı politikasını etkisiz kılan asıl unsur, siyasi irade, yapısal bütünlük ve dış tehditlerle yüzleşme deneyiminin oluşturduğu bağdır. İslam Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana savaş, çok katmanlı yaptırımlar, askeri tehditler ve iç istikrarsızlaştırma girişimleriyle karşı karşıya kaldı. Bu birikmiş deneyim, karar alma süreçlerini şekillendiren bir “stratejik hafıza” oluşturdu. Böyle bir zeminde baskının artması, davranış değişikliğine değil; çoğu zaman iç bütünlüğün güçlenmesine yol açıyor.

ABD’nin bölgede askeri yığınak yapması da İran’ı geri adım attırmayı hedefliyordu. Beyaz Saray, somut güç gösterisinin ekonomik baskıyı tamamlayacağını ve bu iki kaldıraçla Tahran’ı zayıf bir konuma sürükleyeceğini düşündü. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı. Ne teslimiyet işareti görüldü ne de ilan edilen kırmızı çizgilerden geri çekilme yaşandı. Aksine İran, diplomatik düzeyde görece sakin bir tutum sergilerken, caydırıcı kapasitesini vurgulayarak net bir mesaj verdi: Tehdit bu denklemde işe yarayan bir araç değil.

Bazı Batılı çevrelerin İran’ın zayıfladığı yönündeki iddiaları da sahadaki gerçeklerle tam örtüşmüyor. İran zor yıllardan geçti, modern tarihin en ağır yaptırımlarına maruz kaldı; buna rağmen temel ilkelerinden geri adım atmadı. İç istikrarsızlık yaratmaya yönelik karmaşık girişimler dahi dış politikanın ana yönelimlerinde yapısal bir değişim yaratamadı. Bu davranışsal istikrar, bugün Amerikalı karar alıcılar için bir bilmeceye dönüşmüş durumda. Kısa sürede sonuç alacaklarını düşündükleri baskı politikası, beklenen etkiyi üretmedi.

“Stratejik baş dönmesi” kavramı kullanılacaksa, bu tanım en çok Washington için geçerli. Zira ABD’de hâlâ bazı siyasi elitler, azami baskı modelinin İran gibi özelliklere sahip bir ülke karşısında mutlaka işe yaramayabileceğini kabul etmeye yanaşmıyor. “Bu kez sonuç verecek” umuduyla aynı politikanın sürdürülmesi, güçten ziyade yeniden değerlendirme yapamama halini gösteriyor. Bu yanlış hesap, sert güç araçlarına aşırı güvenle birleştiğinde daha da tehlikeli hale geliyor. Uluslararası ilişkiler tarihi, karşı tarafın irade ve kapasitesini yanlış okumanın öngörülemeyen maliyetler doğurabileceğini defalarca gösterdi.

Dolayısıyla temel mesele, ABD’nin baskı araçlarından yoksun olması değil; her aktörün tehdide aynı mantıkla tepki vermediğini kavrayamamasıdır. İran, yolunu ulusal çıkarlar, güvenlik kaygıları ve kimlik unsurlarının bileşimiyle belirliyor. Deneyim de gösteriyor ki dış baskı, bu yolu değiştirmek yerine çoğu zaman daha da pekiştiriyor. Washington bu gerçeği kabul etmediği sürece, baskı ve direnç döngüsü devam edecek.

Bugün Beyaz Saray’ın önündeki tercih her zamankinden daha net: Ya şimdiye kadar sonuç vermemiş ve yalnızca gerilim biriktirmiş bir yolu sürdürmek ya da İran’ı basitleştirici bir mercekten gören yaklaşımı gözden geçirmek. İran’daki güç yapısının karmaşıklığını kabul etmek, onunla aynı fikirde olmak anlamına gelmez; gerçekçi bir politika üretmenin ön koşuludur. Bu tür bir zihinsel revizyon olmadan baskı–direniş döngüsü tekrarlanacak ve taraflar arasındaki mesafe her seferinde biraz daha açılacaktır.

Sonuç olarak bugün en belirgin olan şey, ABD’nin hesaplamalarındaki algı ile gerçeklik arasındaki uçurumdur. Artan baskıyla hızlı ve arzu edilen bir sonuç alınacağı varsayımı, sahadaki gerçeklerle uyuşmadı. Bu uçurum giderilmezse yalnızca kafa karışıklığı derinleşmeyecek, aynı zamanda daha maliyetli kararların önü açılacaktır. İran, tehdit karşısında yolunu değiştirmeyeceğini göstermiştir. Artık karar, ön kabullerini gözden geçirip geçirmemeye Washington’da aittir.

News ID 1934658

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha