Mehr Haber Ajansı: Savaşın tam onuncu gününde İran Uzmanlar Meckisi Şehit Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'nin oğlu Seyyid Mücteba Hamaney'i İran'nin 3. Lideri olarak seçti.
Bu konu hakkında Gazeteci Hasan Akaras ile bir röportaj gerçekleştirdik.
İşte röportajın tam metni:
1. Trump, İran’a karşı başlatılan savaş sürecine hızlı bir zafer elde etme hayaliyle girdi. Kısa sürede başarılı olacağını düşünüyordu; ancak savaşın onuncu gününe gelinmesine rağmen herhangi bir kazanım elde edebilmiş değil. Siz İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıdaki niyetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu saldırının hedefi neydi ve sizce amaçlarına ulaşabildiler mi?
Öncelikle şehadetin bereketine inanan, direnişi bir yaşam biçimi olarak içselleştiren onurlu İran halkına, en derin taziyelerimi sunuyorum. Şehit Rehber Ayetullah Hamany'nin fiziksel yokluğu tüm dünya Müslümanları için ağır bir imtihan olsa da, bu kutlu yürüyüşün yeni sancaktarı olarak Ayetullah Seyyid Mücteba Hamaney'nin seçilmesini, küresel emperyalizme ve Siyonizm'e vurulmuş en büyük tokat olarak selamlıyor ve tebrik ediyorum. Bu kritik süreçte kalbimiz, adaletin ve hakikatin savunucusu olan Velayet-i Fakih, İran halkı ve direniş ekseniyle beraberdir. Velayet sancağının emin ellerde olması, hepimiz için güven ve kararlılık kaynağıdır.
28 Şubat 2026 sabahı dünya, İran'ı hedef alan İsrail-ABD ortak saldırılarıyla uyandı. Dini, askeri ve siyasi liderleri hedef alan saldırıların yanı sıra, vahşet baskısı kurmak amacıyla Minab'daki ilkokula gerçekleştirilen saldırılar, İran'a dayatılan tam teslimiyet anlaşmasının zorla kabul ettirmek, rejimi değiştirmek ve ABD-İsrail ekseni ile uyumlu yeni bir İran oluşturma çabası olarak kayda geçti. Saldırının daha ilk gününde hem ABD Başkanı Trump hem de İsrail Başbakanı Netanyahu, saldırıların stratejik hedefinin İran'da bir rejim değişikliği olduğunu kesin ve inkar edilemez bir şekilde ilan etti.
Bu saldırılar, klasik Amerikan doktrini olan, "şok ve dehşet" üzerine kurgulanmıştı. Tel Aviv ve Washington'daki karar alıcılar, gelişmiş hava gücü ve siber saldırılarla İran'ın savunma hatlarını 48 saat içinde kıracaklarını ve birkaç gün içinde rejim felci yaşatacaklarını düşündüler. Ancak sahadaki 10'uncu gün, sözde Amerikan askeri dehasının ve o cilalı yenilmez İsrail mitinin büyük bir stratejik körlük yaşadığını kanıtladı. İran'ın yeraltı füze şehirleri, asimetrik komuta yapısı ve 10 gündür ortaya konulan kapsamlı misilleme operasyonları, ABD'nin üstünlük hikâyelerini boşa çıkardı. Saldırının hedefi olan felç etme eylemi, İran'ın on yıllardır hazırladığı savunma doktrini karşısında stratejik bir bataklığa dönüştü.
İsrail için de bu saldırı, bölgesel hegemonya kurma çabasıydı. İran'ı önlerindeki en büyük ve belki de tek engel gördükleri için, Trump'ın başkanlık dönemi sona ermeden bu savaşa girmeleri kaçınılmazdı. Ancak gelinen aşamada elde edilen tek şey, Tel Aviv ve Hayfa üzerindeki güvenlik şemsiyesinin delinmesi ve farklı cephelerden koordineli misillemeler oldu. Amaçlarına ulaşmak bir yana, kendi varlıklarını tehlikeye sokup, İran'daki mevcut sistemin kendisini yenilemesine ve halkla var olan bütünleşmenin artmasına neden olarak büyük bir hesap hatası yaptılar.
Bu sürecin en sarsıcı gerçeklerinden biri de, Körfez semalarında yıllardır reklamı yapılan Amerikan güvenlik şemsiyesinin aslında hiçbir anlamı olmadığının ortaya çıkmasıdır. Yıllardır trilyonlarca doları Amerikan silah şirketlerine akıtan, ülkelerinde ABD'ye askeri üsler veren ve Washington'ın her talebini kabul edenler, aslında bunun karşılığında hiçbir şey almadıklarını gördüler. Körfez'deki ABD askeri varlığının hedef alınması, Tahran'a yönelik komploların içinde yer alanlara acı bir tecrübe yaşattı.
ABD ve İsrail saldırılarına zemin hazırlayan, hava sahasını açan ve lojistik destek sağlayan her nokta, İran'ın savunma doktrini çerçevesinde meşru askeri hedef olarak kabul edildi. İran'ın Amerikan askeri varlığını imha eden misilleme operasyonları, siyasi çevrelerde farklı yorumlansa da, sokaklarda ve birçok ülke halkları nezdinde büyük bir destek kazandı ve meşru bir zemine yerleşti. Batılı medya merkezleri ne kadar mezhepçi veya ayrıştırıcı bir dil kullanırsa kullansın, İslam dünyasının sokaklarında İran rüzgarı esti. Müslüman halklar, kendi yöneticilerinin sessizliğine veya iş birliğine inat, Siyonist İsrail ve ABD'ye darbe indirebilen tek gücün İran olduğunu gördü ve Tahran'ı destekledi. Bu da saldırıların ABD ve İsrail açısından en somut hüsranlarından biri haline geldi.
2. Savaşın ilk gününde İslam Devrimi Lideri’nin şehit edildiğine tanık olduk. Dünya, liderin yokluğunda İran’daki sistemin çökeceğini düşünüyordu; ancak şimdi üçüncü liderin seçildiğini görüyoruz. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran'daki İslami sistemi, tek adam rejimi olarak anlatan ve bu şekilde gören çevreler için en büyük derslerden biri bu oldu. Batılı analizler, İslam İnkılabı'nın liderlik yapısını her zaman karizmatik bir kişiye bağlı, kırılgan bir yapı olarak tasvir etmiştir. Rehber'in şehadeti sonrası bekledikleri, kaos ve sistem çöküşü senaryosu, İslam Cumhuriyeti'nin anayasal sisteminin olgunluğu karşısında iflas etti.
Batı medyasında lider sonrası kaos senaryolarının bu denli hızlı çökmesinin nedeni, Velayet-i Fakih makamının bir şahıs değil, bir akıl ve kurum olarak inşa edilmiş olmasıdır. Düşman, İslam İnkılabı'nı bir bina sanıyordu ve tepesine bomba atınca yıkılacağını düşündü ancak bunun, kökleri toprağın derinliklerine inmiş bir çınar olduğu ortaya çıktı.
İslam İnkılabı, 1989'daki ilk büyük geçişte gösterdiği olgunluğu, bugün savaş koşulları altında çok daha ileri bir boyuta taşıdı. Bu, sistemin karizmatik lider kültünden ziyade, anayasal bir sürekliliğe dayalı meşruiyet zeminine dayandığını kanıtladı. Uzmanlar Meclisi'nin bu zor şartlar altında yaptığı değerlendirme ve seçim, İslami yönetimin bir tek adam rejimi olmadığını, aksine tek yürek olmuş bir sistem olduğu gerçeğini ortaya koydu.
Emperyalist güçlerin en büyük beklentisi, liderlik makamında oluşacak bir boşluk döneminin bir iç karışıklığı tetiklemesiydi. Ancak Uzmanlar Meclisi, bu seçimi hızla sonuçlandırarak, düşmanın bu psikolojik harp kartını elinden aldı. Bu süreç ayrıca, İslam Cumhuriyeti Anayasası'nın en zorlu kriz anlarında bile nasıl işlediğini ve kilitlenmediğini gösterdi. Seçim, sistemin köklerinin sokağa, halkın iradesine ve ulemanın ferasetine ne kadar derinlemesine bağlı olduğunu tescilledi.
Batı ve Siyonist çevreler, olası bir yeni liderin ılımlı veya müzakereye açık biri olabileceğinin hayalini kuruyordu. Ancak Seyyid Mücteba Hamanei'nin seçilmesi, Batı'nın saldırılar karşısında İran'ın yumuşama ve teslimiyet beklentilerini kökten bitirdi. Bu seçim, Direniş Ekseni'nin sahadaki operasyonel gücünü, ideolojik netliğini ve emperyalizme/siyonizme karşı tavizsiz duruşunu pekiştiren stratejik bir hamle ve irade beyanı oldu. Seyyid Mücteba Hamaney, sahadaki tecrübesiyle, savunma sanayii ve stratejik operasyonlardaki derin bilgisi ve tavizsiz devrimci kimliğiyle, bu hayalleri ebediyen suya düşürdü. Mücteba Hamaney'nin seçimi, Batı için bir bilinmezlik değil, çok iyi bildikleri ve korktukları bir kararlılığın devamı oldu.
Seyyid Mücteba'nın seçimi, Lübnan'dan Yemen'e, Irak'tan Filistin'e kadar Direniş Ekseni paydaşlarına, "destek kesilmeyecek, yalnız kalmayacaksınız" mesajı da verdi. Yeni liderin, babasının ve İmam Humeyni'nin çizgisini, modern çağın hibrit savaş gerçekleriyle harmanlayabilecek bir birikime sahip olması, düşman saflarında şimdiden bir panik havası yarattı. Yıllardır rejim değişikliği nakaratını tekrarlayan Washington ve Tel Aviv, bugün karşılarında daha konsolide olmuş, daha gençleşmiş ve liderlik krizini güç gösterisine dönüşerek, halkın desteğini daha güçlü bir şekilde arkasına almış bir İran buldu. Bu geçiş süreci, rejim tıkandı yorumları yapanlar için de kıymetli bir mesaj oldu.
3. Düşmanların yoğun saldırılarına rağmen halkın şehir meydanlarında sürekli şekilde bulunması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Düşman unsurların en büyük hatası, İran halkını kendi hükümetinden, Velayet-i Fakih'ten ve sistemden koparabileceğini düşünmekti. Oysa onuncu günde sokakları, caddeleri dolduran milyonlar, İslami yönetimin meşruiyetini halktan aldığını ve güçlü bir halk desteğine sahip olduğunu gösterdi.
İsrail'e baktığımızda, İran füzeleri nedeniyle günlerdir sığınaklarda yaşamaya çalışan bir toplum ve kırılgan bir psikolojik/sosyolojik yapı görüyoruz. Ancak İran'da halkın meydanları "Lebbeyk" nidalarıyla doldurması, Direniş Ekseni'nin sosyolojik temelinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Bu durum, psikolojik savaşın halk üzerinde işlemediğinin kanıtı oldu.
Düşman füzeleri ile binaları yıkabilir, liderleri şehit edebilir, binlerce sivili katledebilir. Kısacası teknolojik açıdan bu hedeflere ulaşmasının önünde bir engel yok. İnsani ve hukuk bağlamında da bu rejimlerin herhangi bir sınır tanımadıklarına, Gazze'de, Lübnan'da şahitlik etmiştik. Şimdi aynı saldırılar İran'a da yönelebilir.
Ancak bir halkın, şehadeti zafer müjdesi olarak gören inancını bombalarla yıkmaları mümkün değil. Meydanlardaki bu duruş, düşmanların rejim değişikliği planlarının, ham bir hayal olarak kalmasına, halkın iradesi karşısında sönüp gitmesine neden oldu. Halk, devletiyle ve yeni lideriyle bütünleşerek, saldırganlara "buradayız ve gitmiyoruz" mesajını en gür sesle verdi.
Sonuç olarak, savaşın onuncu gününde tablo net. Savaş uçaklarının ve bombaların sesi, halkın meydanlardaki sesini bastıramıyorsa, o savaş askeri olarak bitmiş, siyasi olarak kaybedilmiştir. ABD ve İsrail, stratejik bir çıkmazda, bu savaştan çıkış yolu arıyorlar. Medya üzerinden aynı yalanları tekrarlayarak, dünya kamuoyunda zafer havası oluşturmakla meşguller. İran'sa liderlik yenilenmesi, halkın sarsılmaz desteği ve İsrail'le ABD'nin bölgedeki stratejik askeri varlıklarını hedef alan misilleme operasyonlarıyla daha dirençli bir konumdadır.

yorumunuz