17 Haz 2026 11:35

Yenilgiyi kutlayan adam!

Yenilgiyi kutlayan adam!

İran'a karşı yürütülen 40 günlük savaşın ardından ABD Başkanı Donald Trump'ın süreci bir zafer olarak sunmaya çalıştığı belirtiliyor. 

Uluslararası siyasette her zaman "sahada yaşananlar" ile "medyada anlatılanlar" arasında bir mesafe vardır. Ancak bazen bu mesafe öylesine büyür ki, anlatının kendisi başlı başına bir krize dönüşür. İran'a karşı yürütülen 40 günlük savaş da bu türden bir örnek olarak öne çıkıyor. İlk günlerin yoğun atmosferi geride kaldıktan ve ABD-İsrail saldırılarının yarattığı toz bulutu bir ölçüde dağıldıktan sonra şu soru daha sakin biçimde sorulabilir: Acaba gerçekten bu savaşın galibi mi oldu, yoksa yalnızca yenilgiyi zafer gibi göstermeye mi çalışıyor?

Savaşın ilk saatlerinden itibaren Washington'un resmi ve medya söylemi tek bir eksen etrafında şekillendi: "İran teslim olmalı." 

Trump ve çevresi defalarca İran İslam Cumhuriyeti'nin temel politikalarının değişmesinden söz etti. Zaman zaman "kayıtsız şartsız teslimiyet", "rejimin yakın çöküşü" ve "İran'ın iç dengelerinin değiştirilmesi" gibi ifadeler de kullanıldı. 

İsrail'e yapılan kapsamlı askeri yardımlar, saldırı operasyonlarına verilen açık destek ve İran içindeki karışıklıkları teşvik eden mesajlar da aynı tabloyu tamamlıyordu: İran çöküşün eşiğindeydi ve bunun için yalnızca birkaç hafta beklemek gerekiyordu.

Ancak dış politika arzularla yönetilemez. Sahadaki gerçeklik farklı bir yönde ilerledi. Ne İran'ın siyasi sistemi çöktü, ne kayıtsız şartsız bir teslimiyet yaşandı ne de Washington'un hedeflediği stratejik dönüşüm gerçekleşti. Baskının en yoğun olduğu dönemlerde bile İran'ın siyasi ve güvenlik yapısı ayakta kaldı ve savaşın seyrini değiştirecek hamleler yaparak karşı tarafı ateşkesi kabul etmeye ve ardından savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşma sürecine yöneltti.

İşte Trump'ın anlatısının kriz yaşadığı nokta da burasıdır. Eğer amaç İran'ın tamamen teslim olmasıydıysa, bugün neden anlaşma ve savaşın sona erdirilmesinden söz ediliyor? Eğer hedef bölgesel güç dengesini ABD ve İsrail lehine değiştirmektiyse, İran neden hâlâ bölgesel denklemlerde etkili ve belirleyici bir aktör olarak varlığını sürdürüyor? Ve eğer İran'ın caydırıcılık kapasitesinin yok edilmesi amaçlanıyorduysa, Washington neden bugün her zamankinden daha fazla bölgesel savaşın genişlemesinden endişe duyuyor?

Stratejik literatürde zafer gazete manşetleriyle değil, hedeflerin gerçekleşmesiyle ölçülür. ABD ve müttefikleri, İran'ı temel bir geri adım atmaya zorlamak amacıyla savaşa girdi. Ancak ortaya çıkan sonuç farklı oldu. Savaş, İran'ın çöküşüne yol açmak yerine ülkedeki iç dayanışmayı güçlendirdi. Ciddi görüş ayrılıklarına sahip siyasi akımlar bile "vatan savunması" ortak paydasında birbirine yaklaştı ve İran toplumu, Washington'un hesaplarının aksine dış tehdide karşı farklı bir tepki gösterdi.

Bunun yanında İran yeni baskı araçlarını da devreye sokabildi. ve küresel enerji güvenliği konusu, İran'la savaşın yalnızca sınırlı bir askeri operasyon olmadığını; dünya ekonomisi ve uluslararası güvenlik açısından geniş sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha ortaya koydu. Pek çok Batılı aktörün krizi kontrol altına alma ve savaşın uzamasını önleme çabaları da bu kaygılardan kaynaklandı.

Buna rağmen Trump bugün savaşın sona ermesini "azami baskı politikasının başarısı" olarak göstermeye çalışıyor. Bu yaklaşım onun için yeni değil. Trump uzun yıllardır sahadaki gerçeklik ile medya anlatısını birbirinden ayırıyor ve birçok durumda operasyonel başarısızlıkları propaganda zaferleriyle ikame etmeyi tercih ediyor. Onun açısından anlatıyı kontrol etmek, kimi zaman sonucu kontrol etmekten daha önemli hale geliyor.

Bu tutumun örnekleri geçmişte de görüldü. ABD'nin çeşitli dış krizlerden aceleci çekilişlerinden, Fars Körfezi'nde bir Amerikan insansız hava aracının düşürülmesine kadar birçok olayda Trump, kendi anlatısını gerçekliğin önüne koymaya çalıştı. Son savaşta da benzer bir model izlendi. Hedeflerin gerçekleşmediği her noktada, kamuoyunda bir "zafer hissi" oluşturmak amacıyla röportajlar, konuşmalar ve medya kampanyaları devreye sokuldu.

Ancak bu yaklaşımın temel sorunu, anlatının gerçeğin yerini alamamasıdır. Kısa vadede kamuoyunu etkileyebilir; fakat uzun vadede hükmü veren somut sonuçlardır. Eğer hedef rejim değişikliğiyse ve bu gerçekleşmemişse, eğer amaç tam teslimiyetse ve bu sağlanamamışsa, eğer hedef İran'ın direniş kapasitesini ortadan kaldırmaksa ve buna rağmen İran bölgesel denklemlerde etkili bir aktör olarak kalmayı sürdürüyorsa, o zaman zafer iddiası yenilginin sonuçlarını örtme çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.

News ID 1937108

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha