Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlenen son saldırılar ve Yemen cephelerindeki çatışmaların yayılması, Riyad’ın bölgesel politikasının güvenlik maliyetlerinin artmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu gelişmeler, stratejik bir gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Gelişmiş silah satın almak ve dış güçlerin desteğine güvenmek, tek başına kalıcı güvenlik sağlayamaz.
Yayımlanan raporlara göre, 10 Ekim Cumartesi günü Riyad Uluslararası Havalimanı’na düzenlenen saldırıda en az 12 kişi öldü, 300’den fazla kişi de yaralandı. Pazar günü düzenlenen bir başka saldırıda ise 1 kişi öldü, 11 kişi yaralandı. Yaşanan bu olayların ardından havalimanındaki faaliyetler aksarken, havayolu şirketleri seferlerini iptal etti. Yemen silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiği bu saldırılar, Suudi Arabistan’ın füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına karşı savunma kapasitesi hakkında soru işaretleri doğurdu.
Bu gelişmelerin önemi, yalnızca can kayıpları veya maddi zararlarla sınırlı kalmıyor. Riyad Havalimanı, Suudi Arabistan’ın önemli bağlantı merkezlerinden biri olmasının yanı sıra yatırımcıların, uluslararası şirket yöneticilerinin ve yabancı turistlerin ülkeye giriş kapısı konumunda bulunuyor. Başkentteki faaliyetlerin aksaması, güvenlik alanının ötesinde sonuçlar doğurabilir ve ekonomik aktörlerin yatırım ortamının istikrarına olan güvenini sarsabilir. Bu durum, 2030 Vizyonu’nu hayata geçirerek petrole bağımlılığı azaltmayı ve bölgenin turizm, teknoloji ve yatırım merkezi olmayı hedefleyen bir ülke için iki kat daha büyük bir önem taşıyor.
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, son yıllarda Suudi Arabistan’ın ekonomik yapısını değiştirmek amacıyla NEOM dahil büyük projeleri hayata geçirmeye çalıştı. Ancak bu tür planların gerçekleşmesi, istikrarlı bir ortama, güvenli altyapıya ve yatırımcıların güvenine ihtiyaç duyuyor. Başkent havalimanı saldırılara hedef olduğunda ve havayolu şirketleri uçuşlarını iptal etmek zorunda kaldığında, mesele yalnızca bir askeri saldırıyla başa çıkabilme becerisi olmaktan çıkıyor; aynı zamanda kendisini ticaret ve turizm için güvenli bir cazibe merkezi olarak sunmak isteyen bir ülkenin uluslararası itibarı da sınav veriyor.
Dış destek: Güvenliğin garantisi mi, yoksa stratejik bağımlılık mı?
Suudi Arabistan’ın mevcut krizinin en önemli boyutlarından biri, ülkenin dış müttefiklerine olan bağımlılığının sınırlarıdır. Riyad, son yıllarda gelişmiş silahlar, hava savunma sistemleri ve Batı yapımı savaş uçakları satın almak için büyük harcamalar yaptı. Buna rağmen son saldırılar, ileri askeri teçhizata sahip olmanın, saldırılara karşı mutlaka bağışıklık kazandırmadığını gösterdi. Bir ülkenin geniş altyapısını füze ve insansız hava aracı (İHA) gibi karmaşık saldırılara karşı savunmak; operasyonel hazırlık, yeterli önleme füzesi stoku, erken uyarı ağı ve sürekli bir mücadele kapasitesi gerektiriyor.
Böyle bir ortamda, hava savunmasını güçlendirmek için müttefiklerden yardım talep etmek Suudi Arabistan’ın acil ihtiyaçlarının bir kısmını karşılayabilir, ancak sürdürülebilir bir güvenlik stratejisinin yerini alamaz. Silah satışları, istihbarat paylaşımı, teknik destek sağlanması ile askeri bir çatışmaya doğrudan müdahil olunması arasında temel bir fark bulunmaktadır. Batı ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda Suudi Arabistan’ı destekleyebilir; ancak bu destek, Yemen güçleri ile yaşanacak uzun soluklu ve riskli bir çatışmanın maliyetini üstlenmek anlamına gelmez.
Washington’un tutumu da bu kısıtlamanın önemini ortaya koyuyor. ABD, 2025 yılında Sana’ya yönelik yaklaşık 52 gün süren hava saldırılarının ardından, Umman’ın arabuluculuğuyla varılan anlaşmayla operasyonlarını durdurdu. Bu anlaşma, Yemen’in askeri kapasitesinin yok edildiği anlamına gelmediği gibi, grubun deniz ticareti yollarına yönelik tehditleri de tamamen ortadan kalkmadı. Ancak bu deneyim, hava üstünlüğü ve ateş gücünün, belirli siyasi hedeflere ulaşılmadan her zaman istenen stratejik sonucu doğurmadığını gösterdi.
ABD’nin Riyad ile Sana yönetimi arasındaki çatışmalara doğrudan müdahil olması da şimdi yeni maliyetler doğurabilir. Askeri operasyonların genişletilmesi, önleme füzesi stoklarının tükenmesi ve deniz rotalarına yönelik tehditlerin tırmanma ihtimali, Washington’un hesaplarını daha da karmaşık hale getiriyor. Özellikle bölgesel gelişmeler ve İran ile ABD arasındaki krizin devam etmesi, Washington’un askeri kaynakları ve stratejik karar alma mekanizmaları üzerinde ek baskı oluşturuyor. Dolayısıyla Riyad, dış desteği saldırıları önlemenin veya uzun soluklu bir çatışmada zafer kazanmanın kesin garantisi olarak göremez.
Yemen’e müdahalenin maliyetinin geri dönüşü
Suudi Arabistan’ın mevcut çıkmazının kökenleri, 2015 yılından bu yana Yemen’deki güç dengesini değiştirmek amacıyla izlenen politikalarda aranmalıdır. Suudi Arabistan liderliğindeki ve BAE’nin katılımındaki koalisyonun askeri müdahalesi, Sana’daki Yemenli güçlerin ülkenin siyasi ve askeri denklemlerinden çıkarılmasına yol açmadığı gibi, yıllar içinde büyük insani, ekonomik ve güvenlik maliyetleri de yarattı. Hava saldırıları, mal girişine getirilen kısıtlamalar ve halkın gıda, ilaç ve sağlık hizmetlerine erişimindeki zorluklar, Yemen toplumuna ağır bir baskı uyguladı.
Çatışmaların yeniden tırmanmasıyla birlikte, bu politikanın sonuçlarının bir kısmı Suudi Arabistan’ın iç kesimlerine geri döndü. Taiz çevresi ve Kızıldeniz kıyıları dahil olmak üzere Yemen’in çeşitli cephelerindeki gelişmeler daha stratejik bir önem kazandı. Bu arada, kıyı bölgelerinin durumu ve Babülmendep Boğazı yakınlarındaki alan, Riyad’ın güvenlik hesaplarını daha da karmaşık hale getirebilir. Elbette bu bölgelerin savaş alanındaki kontrol durumu değişkendir ve buna ilişkin kesin bir değerlendirme, güvenilir ve güncel bilgileri gerektirmektedir.
Babülmendep, küresel ticaretin ve enerji transferinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Bu bölgede yaşanacak her türlü çatışma tırmanışı, deniz taşımacılığı maliyetlerini artırabilir ve ticaret yollarının güvenliğini olumsuz etkileyebilir. Bu açıdan bakıldığında Yemen krizine, artık yalnızca iç mesele veya Riyad ile Sana arasında bir anlaşmazlık olarak bakılamaz; zira bu kriz, Kızıldeniz’in güvenliği, uluslararası ticaret ve bölge içi ile bölge dışı güçlerin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılıdır.
Siyasi açıdan da mevcut gelişmeler, askeri baskının tek başına Yemen’in iç denklemlerinde kökleşmiş bir aktörün iradesini ortadan kaldıramayacağını gösteriyor. Husiler, yıllar süren yoğun saldırılara ve ekonomik ile askeri baskılara rağmen siyasi ve askeri yapılarını korumayı başarmış ve bölgesel rakiplerine bedeller ödetmiştir. Bu gerçek, söz konusu grubun mutlak üstünlüğüne veya Suudi Arabistan’ın askeri gücünün bittiğine işaret etmemektedir; aksine, askeri yollarla siyasi hedeflere ulaşmanın ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır.
Çıkmazdan çıkış yolu
Suudi Arabistan şu anda eş zamanlı olarak iki baskıyla karşı karşıya bulunuyor: Bir yandan kritik altyapıyı savunma ve saldırılara karşı kırılganlığı azaltma zorunluluğu, diğer yandan Yemen'deki müdahalenin sürdürülmesinin artan maliyetleri ve kalıcı bir siyasi sonuca ulaşmanın zorlukları. Saldırı ve yanıt döngüsünün devam etmesi, hasarın boyutunu genişletebilir, deniz yollarının güvenliğini tehdit edebilir ve ekonomik kalkınma yerine daha fazla kaynağın askeri harcamalara ayrılmasına yol açabilir.
Bu durumdan çıkış yolu, yalnızca daha fazla silah satın almak veya dış güçlerin doğrudan müdahalesine umut bağlamak değildir. Riyad, ülkenin güney sınırlarında kalıcı güvenliğin, Yemen'in siyasi ve sosyal gerçeklikleri göz ardı edilerek elde edilemeyeceğini kabul etmelidir. Saldırıların durdurulması, insani kısıtlamaların hafifletilmesi, kapsamlı bir siyasi anlaşmaya doğru ilerlenmesi ve Yemenlilerin ülkelerinin geleceğini belirlemedeki belirleyici rolünün kabul edilmesi, gerilimin azaltılmasına zemin hazırlayabilir.
Yemen'deki on yılı aşkın müdahale deneyimi, Suudi Arabistan ve diğer bölgesel ülkeler için stratejik bir ders barındırmaktadır: Askeri güç ve dış destek, sahadaki gerçeklerin anlaşılmasının ve anlaşmazlıkların siyasi yollarla çözülmesinin yerini tutamaz. Riyad, güvenliğini silah alımlarına ve dış müttefiklerin vaatlerine bağlamaya devam eder ve bölgesel politikasını gözden geçirmekten kaçınırsa, yüksek maliyetli krizlerin tekrarlanma ihtimali her zaman var olacaktır. Sonuç olarak, bölgesel anlaşmazlıkları çözecek sürdürülebilir mekanizmalar kurulmadan dış güçlere güvenmek, güvenliğin garantisinden ziyade rüzgara oynamaktır.
yorumunuz