Dünya kamuoyu, İran ile ABD arasındaki gerilimin yeniden topyekûn bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği ya da diplomasinin yeni bir çatışmayı önleyip önleyemeyeceği sorusuna yanıt aramayı sürdürüyor. Krizin geleceği, siyasi çevrelerin ve medyanın en çok tartıştığı konular arasında yer alıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, çatışmanın askerî ve ekonomik maliyetleri, İran’ın caydırıcılık kapasitesi ile bölgesel ve küresel aktörlerin tutumları, bu karşı karşıya gelişin ikili bir anlaşmazlığın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.
Ancak önümüzdeki dönemi anlamak için yalnızca savaşın yeniden başlayıp başlamayacağına ya da müzakerelerin tekrar devreye girip girmeyeceğine odaklanmak yeterli değil. Asıl mesele, son çatışmanın Washington ve Tel Aviv’in hesaplarını nasıl değiştirdiği, İran’ın askerî ve siyasi baskılar karşısında ne ölçüde direnebildiği ve krizin bölgesel düzene ve uluslararası ilişkilere nasıl yansıyacağı.
Mehr Haber Ajansı bu çerçevede, Arjantin’deki Buenos Aires Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve düşünür Prof. Fernando Esteche ile bir söyleşi gerçekleştirdi. İşte söyleşinin tamamı:
1. Donald Trump’ın İran’la savaşın yeniden başlayabileceğine ilişkin son açıklamalarını ve aynı zamanda müzakere yoluyla anlaşmaya varılması için çabaların sürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Savaşın artan maliyeti Trump’ı İran’la müzakere ve anlaşmaya yöneltebilir mi, yoksa askerî seçeneği izlemeyi sürdürecek mi?
Trump sonunda müzakere masasına oturacaktır. Ancak muhtemelen bundan önce yeni bir askerî hamlede bulunarak olası anlaşmayı ABD kamuoyuna İran’ın teslimiyeti olarak sunmak isteyecektir. Ekim ayındaki açıklamaları bu yönde bir izlenim veriyor. Trump, sorunun ya barışçıl yollarla çözüleceğini ya da güç kullanılarak sonuçlandırılacağını söylüyor ve 3 Kasım tarihini de önemli bir dönüm noktası olarak öne çıkarıyor. Bir yandan müzakere yürütürken diğer yandan ABD’deki ara seçimleri de hesaba katıyor.
Savaşın artan maliyeti Trump’ı müzakere masasına itiyor. Pentagon, savaşın maliyetinin haziran ayına kadar 33 milyar doları aştığını açıkladı. Brown Üniversitesi’nin hesaplamalarına göre ise Amerikalılar, yakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle yaklaşık 100 milyar dolarlık ek maliyetle karşı karşıya kaldı. Öte yandan Trump’ın yaşam maliyetlerini yönetme performansından memnun olanların oranı yalnızca yüzde 17.
Trump, Kongre’nin onayını almadan savaşı başlattı. Çatışmanın yalnızca birkaç hafta süreceğini vaat etti ve sonunda Beyaz Saray’a gelirken verdiği yeni savaşlardan kaçınma sözünün tersine hareket etti. Bugün, MAGA hareketi içindeki ayrışma da açıkça görülüyor.
ABD, yalnızca askerî gücüne dayanarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden açamaz. Bunun için geniş çaplı bir kara harekâtına başvurması gerekebilir. Ancak böyle bir operasyonu sürdürmek ve lojistik açıdan desteklemek Washington için son derece zor olacaktır. Bu durum, Amerikan hegemonyasının gerilemesine işaret ediyor: ABD hâlâ büyük bir yıkım kapasitesine sahip, ancak kendi iradesini başkalarına kabul ettirmekte giderek daha fazla sınırla karşılaşıyor.
Bu süreçte Netanyahu, herhangi bir anlaşmaya varılmasına karşı çıkan başlıca isimlerden biri. Siyasi konumunu koruyabilmek için savaşın sürmesine ihtiyaç duyuyor ve Washington’a baskı yaparak müzakere yoluyla anlaşmaya ulaşılmasının önünü kapatmaya çalışıyor.
2. İran halkının 40 günlük savaş boyunca gösterdiği direnişi ve İran Silahlı Kuvvetlerinin Hürmüz Boğazı’ndaki geçişleri kısıtlamayı sürdürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu iki unsur, savaşın seyrini ve ABD ile müttefiklerinin hesaplarını nasıl etkiledi?
İran’ın direnişi, Washington ve Tel Aviv’in ülkenin liderlerini ortadan kaldırarak siyasi yapısını çökertme planını başarısızlığa uğrattı. İran lideri suikast sonucu öldürüldü; CIA de Kürt milisleri örgütlemeye çalıştı. Ancak bu girişimlerin sonucunda, planlayıcıların beklediğinin aksine, ulusal birlik güçlendi ve ülke içinde ortak bir tutum ortaya çıktı. Bu birliktelik, hükümete muhalif kesimlerin bir bölümünü bile kapsadı.
Batı, İran’ı bir kez daha yönetimiyle özdeşleştirdi. Oysa İran, her şeyden önce derin bir tarihsel hafızaya sahip bir millettir. İran halkı, Muhammed Musaddık’a karşı gerçekleştirilen darbeyi ve farklı güçlerin Saddam Hüseyin’i desteklediği sekiz yıllık İran-Irak Savaşı’nı unutmadı. Minab’daki okula düzenlenen saldırı da toplumda büyük öfke yaratarak ulusal dayanışmayı ve hükümete verilen desteği güçlendirdi. Hiçbir iç propaganda kampanyası, tek başına böyle bir sonucu ortaya çıkaramazdı.
Hürmüz Boğazı da savaşın niteliğini değiştirdi. İran’ın bu su yolundaki deniz trafiğini aksatmak için donanmasını doğrudan kullanması gerekmiyordu. Düşük maliyetli insansız hava araçları ve füzeler, gemilerin geçişini riskli hâle getirdi. Mart ayının başlarında Londra merkezli sigorta şirketleri savaş risklerine ilişkin sigorta teminatlarını iptal etti. Böylece güvenlik riskleri ve sigorta kısıtlamaları, deniz trafiğini fiilen sekteye uğrattı.
Sonuç olarak savaş, ABD’nin üstün olduğu askerî alandan ekonomik alana taşındı. Washington ise bu alanda ciddi kırılganlıklara sahip.
Bu gelişmeler ABD’ye iki yönden darbe vurdu. İlk olarak, Washington’ın oluşturmak istediği deniz koalisyonuna müttefikleri katılmak için harekete geçmedi. Avrupa ülkeleri ve Japonya savaş gemisi göndermeyi reddetti. İkinci olarak, Körfez’deki monarşiler, ABD askerî üslerine ev sahipliği yapmanın güvenliklerini mutlaka garanti etmediğini, aksine kendilerini saldırılara açık hâle getirebildiğini gördü.
Bu arada İran’ın Çin’e ham petrol ihracatı devam etti ve bu ticarete ilişkin ödemeler dolar sistemi dışında gerçekleştirildi. Muhammed Bakır Kalibaf da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını İslamabad mutabakatının yedi maddesinin kabul edilmesi şartına bağladı. Bana göre bu tablo, Hürmüz Boğazı’yla ilgili şartların belirlenmesinde Tahran’ın hâlâ merkezi bir rol oynadığını gösteriyor.
3. Kendine yeterlilik, İran’ın son yıllardaki ulusal güvenlik stratejisinin temel unsurlarından biri oldu. Hem askerî hem de diplomatik alanda izlenen bu yaklaşımı, 12 günlük savaş ve 40 günlük savaş deneyimleri ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu strateji, ABD ve İsrail’in baskılarına karşı İran’ın direniş kapasitesini ve bağımsız karar alma yeteneğini ne ölçüde koruyabildi?
Kendine yeterlilik, İran’ın direnişini sürdürebilmesinin başlıca dayanaklarından biridir. İran-Irak Savaşı sırasında uçakları için yedek parça temin etmekte bile zorlanan ve kırk yıllık yaptırımlarla karşı karşıya kalan İran, teknolojik bağımlılığın siyasi bağımlılığa dönüşebileceği sonucuna vardı. Bu nedenle yerli savunma sanayisini geliştirmeyi öncelikleri arasına aldı.
İran Savunma Bakanlığı, 12 günlük savaş ile bu yılki savaş arasındaki dönemde ülkenin askerî üretiminin iki katına çıktığını ve kendine yeterlilik oranının yüzde 90’ın üzerine yükseldiğini açıkladı. Buna karşılık bazı Batılı analistler, hava saldırılarının İran’ın askerî kapasitesine ciddi zarar verdiğini savunuyor. Ancak İran, 40 günlük savaş boyunca komutanlarının suikastlarla öldürülmesine rağmen füze saldırılarını sürdürdü. İran füzeleri, Dimaş bölgesindeki İsrail hava savunma sistemlerini aşmayı başardı.
Aradan yedi ay geçmesine rağmen ABD, uçak gemilerini bölgeye göndermeyi sürdürüyor. Bu durum, Washington’ın İran’ın askerî kapasitesini hâlâ ciddi bir unsur olarak gördüğüne işaret ediyor. Bununla birlikte, uçak gemilerinin bölgeye sevk edilmesi tek başına İran’ın füze ve silah stoklarının ne ölçüde zarar gördüğünü ortaya koymaz.
Aynı kendine yeterlilik anlayışı diplomasi alanında da görülüyor. İran, savaşı sürdürmek ve müzakereleri yürütmek için Rusya veya Çin’in doğrudan çatışmaya katılmasına bağımlı olmadı. Tahran, belirlediği arabulucular üzerinden kendi diplomatik sürecini yürüttü; önce Pakistan, ardından Katar devreye girdi.
İran ayrıca müzakere önceliklerini belirlemeye çalıştı: Önce Hürmüz Boğazı meselesi, ardından nükleer dosya. Bu çerçevede Tahran, müzakerelerin gündemini belirlemeyi hedefliyor; ABD ise bu önceliklere karşı kendi tutumunu yeniden şekillendirmek zorunda kalıyor.
4. Javier Milei, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın en açık destekçilerinden biri oldu. Sizce bu yakınlaşma, Milei’nin kişisel ve ideolojik tercihlerinden mi kaynaklanıyor, yoksa Arjantin’in dış politikasında kalıcı bir değişime mi işaret ediyor? Bu yaklaşım Arjantin’i doğrudan çıkarlarının ötesindeki bir çatışmanın içine çekebilir mi? Buenos Aires’in Latin Amerika’daki konumuna ve Küresel Güney ülkeleriyle ilişkilerine nasıl yansır?
Bu tutumun hem ideolojik hem de yapısal kökleri var. Javier Milei’nin İsrail’le kişisel ve düşünsel bağları bulunuyor. Bu bağların bir bölümü, Milei’nin Hasidik Yahudiliğin Habad-Lubaviç hareketiyle kurduğu yakınlıktan kaynaklanıyor. Milei, New York ziyaretlerinde hareketin ruhani lideri Menahem Mendel Schneerson’ın mezarını ziyaret etmeyi düzenli bir ritüele dönüştürdü. Milei’nin ruhani rehberi Haham Axel Wahnish de onu etkileyen isimlerden biri. Milei, Wahnish’i Arjantin’in İsrail Büyükelçisi olarak atadı.
Bu dinî ve düşünsel eğilimler, Milei’nin sert açıklamalarının bir bölümünü anlamaya yardımcı oluyor. Bunlar arasında Hamaney’in öldürülmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirmesi ve Trump ile Netanyahu’yu “insanlığın kahramanları” olarak nitelendirmesi de bulunuyor.
Bununla birlikte, Arjantin’in küresel güç merkezleriyle yakınlaşması yeni bir olgu değil. Ülkenin egemen sınıfları tarih boyunca hegemonik güçlerle ilişkilerini güçlendirmeye çalıştı. Carlos Menem de 1990 yılında Arjantin savaş gemilerini Basra Körfezi’ne göndermişti.
Bugün asıl önemli olan, bu eğilimin ABD’nin Amerika kıtasındaki varlığını yeniden düzenleme çabalarıyla, “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan yaklaşımla ve lityum ile kritik mineraller gibi stratejik kaynaklar üzerindeki rekabetle aynı döneme denk gelmesi.
Ushuaia’da bir deniz üssü kurulması, uçak gemisi USS Nimitz ile ortak tatbikat yapılması, Arjantin’in NATO’nun küresel ortağı olmayı talep etmesi ve İran Devrim Muhafızları Ordusunun terör örgütleri listesine alınması, bu yönelimin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Arjantin’in bu çatışmanın içine çekilmesi ciddi bir risk. Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, Basra Körfezi’ne gemi gönderilmesi ihtimalini dışlamadı. Milei de İran’ı Arjantin’in düşmanı olarak nitelendirdi.
1990’ların deneyimi Buenos Aires için tarihsel bir uyarı olmalı. Arjantin, Körfez Savaşı’nda taraflardan birini destekledi ve ardından 1992 ile 1994 yıllarında kendi topraklarında terör saldırıları yaşandı.
Bölgesel düzeyde de Milei artık yalnız değil. Washington, Latin Amerika’da hem ABD’yle hem de İsrail’le uyumlu, sağcı hükümetlerden oluşan bir ittifak oluşturmaya çalışıyor. Bana göre bu süreç, Latin Amerika’nın bağımsızlığını ve kolektif gücünü zayıflatıyor. Oysa dünyanın çok kutuplu bir düzene doğru ilerlemesi, ülkelerin ulusal egemenliklerini ve bağımsız hareket etme kapasitelerini güçlendirmeleri için yeni fırsatlar sunuyor.
Bu politikanın Arjantin’in Küresel Güney’le ilişkileri açısından da önemli sonuçları var. Milei hükümeti BRICS’e katılmaktan vazgeçti. BM’de kölelik ve bunun yol açtığı zararların telafisine ilişkin oylamada ABD ve İsrail’le aynı safta yer aldı, İran’ın maslahatgüzarını sınır dışı etti ve aralarında Arjantin’in ikinci büyük ticaret ortağı Çin’in de bulunduğu çok sayıda ülkeyle karşı karşıya geldi.
5. Milei, Arjantin’in ABD ve İsrail’le ittifakının ortak değerlere dayandığını sık sık vurguluyor. Ancak eleştirmenler, bu politikanın Arjantin’i Washington’a daha bağımlı hâle getirdiğini savunuyor. Milei’nin ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşa koşulsuz desteği, uzun vadede Arjantin’in stratejik bağımsızlığını zayıflatmaz mı?
Evet, bu süreç şimdiden yaşanıyor. Ortak değerler vurgusu, uygulamada siyasi bağımlılığın ideolojik bir örtüsüne dönüşmüş durumda. Bunun sonuçlarını Arjantin hükümetinin aldığı kararlarda görebiliyoruz.
Britanya’nın Falkland Adaları olarak adlandırdığı Malvinas Adaları meselesi, bu çelişkinin açık örneklerinden biri. Arjantin’in egemenlik iddiasında bulunduğu adaların çevresindeki sularda yürütülen Sea Lion petrol projesi, İngiliz ve İsrailli şirketlerin katılımıyla ilerliyor. Böylece Milei’nin kardeş ve müttefik olarak tanımladığı İsrail, egemenliği hâlâ tartışmalı olan bir bölgedeki kaynakların işletilmesine katılıyor.
Trump’ın ABD’nin Malvinas Adaları konusundaki tutumunu değiştirebileceğine ilişkin açıklamalarının da sağlam bir dayanağı yok. ABD, 1982 savaşında Britanya’yı destekledi ve Londra, bugün de Washington’ın NATO içindeki en yakın müttefiklerinden biri olmayı sürdürüyor.
Bu bağımlılık yalnızca dış politikayla sınırlı değil; ekonomik ve mali alanda da kendini gösteriyor. ABD Hazine Bakanlığının 2025 yılında Arjantin’e sağladığı mali destek, ülkenin seçim sonuçlarıyla ilişkilendirildi. Trump da bu konuda açıkça konuştu. Bir hükümet, dışarıdan aldığı mali desteğin kendi seçim sonuçlarına ve iç siyasi gelişmelerine bağlanmasını kabul ediyorsa bağımsız karar alma kapasitesi kısıtlanıyor demektir.
Juan Perón’un siyasi geleneğinde stratejik özerklik, ulusal çıkarlar doğrultusunda karar almak ve farklı ortaklarla ilişkileri geliştirmek anlamına gelir. Tek bir dış güce bağımlı olmak anlamına gelmez.
Arjantin; lityum rezervleri, hidrolik kırılma yöntemiyle çıkarılan petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu Vaca Muerta sahası, Antarktika üzerindeki toprak iddiaları ve Güney Atlantik’teki geniş deniz alanlarıyla uluslararası arenada bağımsız bir rol üstlenebilecek önemli bir potansiyele sahip.
Böyle bir ülke, ABD, Çin, Rusya ve Arap ve Körfez ülkeleriyle kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müzakere edebilmeli ve farklı güç merkezleriyle ilişkilerini çeşitlendirebilmelidir.
Ancak Milei farklı bir yol seçti: Arjantin’in stratejik geleceğini tek bir güce bağlamak ve ülkenin ulusal çıkarlarıyla doğrudan ilişkili olmayan bir savaşta bu gücün yanında yer almak.

yorumunuz