8 Ağu 2026 19:00

Batı Asya'da ABD dönemi kapanıyor mu? 

Batı Asya'da ABD dönemi kapanıyor mu? 

40 günlük savaş, Amerikan askeri varlığının devam etmesi halinde bölge sorunlarının çözülmeyeceğini gösterdi. Washington’un bu gerçeği kabul etmesinin ve müdahale ile savaş döngüsünü tekrarlamak yerine, bir çıkış yolu seçmesinin vakti gelmiştir.

40 günlük savaş; yalnızca füze saldırıları, hava operasyonları ve askeri kayıplar çerçevesinde analiz edilmemelidir. Bu savaşın asıl önemi, bölgedeki stratejik hesaplamalarda yarattığı değişimde yatmaktadır. ABD, güç dengesini değiştirme hedefiyle İran’la çatışmaya girdi; ancak sürecin sonunda, bölgesel denklemlerden çıkarılamamış, bölgesel ilişki ağı ve kapasiteleri ortadan kaldırılamamış, hatta bazı güç unsurları daha da belirginleşmiş bir İran ile karşı karşıya kaldı. Buna karşılık, ABD’nin askeri varlığının Washington ve müttefikleri için maliyeti her zamankinden daha açık hale geldi ve bölgenin önüne temel bir soruyu koydu: ABD’nin askeri varlığının sürdürülmesi gerçekten Ortadoğu’nun güvenliğine katkı sağlıyor mu?

Bu sorunun cevabı, ABD’nin son dönemdeki performansında aranmalıdır. Washington, Batı Asya’daki askeri varlığını iki temel gerekçeyle meşrulaştırmıştır: güvenlik tehditleriyle mücadele ile enerji koridorlarının güvenliğini ve seyrüsefer serbestisini garanti altına almak. Ancak ABD’nin askeri varlığının istikrarın güvencesi olması bekleniyorsa, son savaş ciddi bir çelişkiyi ortaya koymuştur; zira bu varlık, dünyanın en önemli su yollarından birinin kriz odağına dönüşmesini engelleyememiştir.

ABD’nin sorunu yalnızca bazı askeri hedeflere ulaşamaması değildir. 40 günlük savaş, Washington’un hâlâ çok yüksek bir yıkım gücüne sahip olduğunu gösterdi; ancak yıkım gücü, savaş sonrası siyasi bir düzen inşa edebilme kapasitesinden farklıdır. ABD, bir ülkenin altyapısını hedef alabilir, askeri komutanları ortadan kaldırabilir ve karşı taraftaki güçlerin bir bölümünün kapasitesini azaltabilir; ancak aktörlerin davranışlarını kendi isteği doğrultusunda değiştiremezse, askeri üstünlük zorunlu olarak stratejik zafere dönüşmez.

İşte tam bu noktada İran’ın bölgesel gücü önem kazanmaktadır. Tahran, geçtiğimiz yıllarda kriz anlarında birbirine bağlanan bir dizi güvenlik, füze, İHA, siyasi ve bölgesel kapasite oluşturmuştur. Son savaş, bu kapasitelerin yalnızca birkaç merkeze darbe vurularak veya bir dizi komutanın katledilmesiyle ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir. İran, karşı tarafa karşılık verme ve maliyet dayatma kabiliyetini korumuştur; bölgenin coğrafyası da Tahran’a, geniş çaplı herhangi bir çatışmanın maliyetini artırma imkânı sağlamaktadır.

Washington ve Tel Aviv’in hesaplamalarının sahadaki gerçeklikle karşı karşıya geldiği nokta tam da burasıdır. İkisi de İran’a yönelik ağır darbelerin yalnızca Tahran’ın kabiliyetini değil, aynı zamanda bölgesel müttefik ağını da çökerttiğini düşünüyordu. Ancak savaş sonrası gelişmeler, en azından bazı Batılı medya organları ve analitik merkezlerin değerlendirmelerine göre, böyle bir sonucu doğrulamamaktadır.

Foreign Affairs dergisi, savaşa ilişkin değerlendirmesinde, ABD ve İsrail stratejisinin; İran’ın askeri, ekonomik, komuta ve lojistik altyapılarını hedef alarak Tahran’ın bölgesel müttefik ağını çökertme varsayımına dayandığını, ancak bu durumun gerçekleşmediğini yazıyor. Dergiye göre Hizbullah etkili bir aktör olmayı sürdürürken, Yemenli güçler operasyonlarını yeniden canlandırdı ve İran da cezalandırıcı darbeler indirme kabiliyetini korudu. Foreign Affairs, bu ağı, ağır darbelere rağmen yeniden yapılanma kapasitesine sahip, esnek bir yapı olarak nitelendiriyor.

Bu değerlendirme, Washington’daki köklü bir yanılgının ifşası niteliğindedir: Ortadoğu’nun, tek bir aktörün tasfiye edilmesi veya zayıflatılması yoluyla ABD’nin arzularına göre yeniden dizayn edilebileceği düşüncesi. Savaş tecrübesi, bölgenin askeri güçle yeniden mühendislik yapılamayacak kadar karmaşık olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Ancak daha büyük bir çelişki, Hürmüz Boğazı bağlamında gün yüzüne çıktı. ABD, Fars Körfezi bölgesindeki askeri varlığını onlarca yıldır enerji güvenliğini sağlama ve seyrüsefer serbestisi gerekliliğiyle meşrulaştırmaktadır. Buna rağmen, son savaş, söz konusu askeri varlığın Hürmüz Boğazı’nın en temel kriz odaklarından biri haline gelmesini engelleyemediğini göstermiştir.

Foreign Affairs, söz konusu çelişkiye dikkat çekerek şu tespitte bulunuyor: Washington yıllardır bölgedeki varlığının seyrüsefer serbestisini garanti altına aldığını varsayıyordu; ancak 40 günlük savaş, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla sonuçlandı ve Amerikan ordusu bu geçidi güç kullanarak yeniden açmayı başaramadı. Bu tespit, Washington için hayati bir önem taşıyor: Eğer ABD’nin askeri varlığı enerji rotalarının güvenliğini sağlamak amacıyla meşrulaştırılıyorsa, ancak doğrudan ABD’nin katılımıyla gerçekleşen bir savaş bu rotaların kriz noktasına dönüşmesine yol açıyorsa, artık bu varlık sadece “güvenlik sağlama” argümanıyla savunulamaz hale gelmiştir.

Böylesi bir tabloda, ABD’nin müttefikleri dahi şu kritik soruyu sormak zorunda kalacaktır: Washington’a olan güvenlik bağımlılığı onları gerçekten daha mı güvenli kılıyor, yoksa onları ABD’nin dahil olduğu savaşların yıkıcı sonuçlarına karşı daha mı savunmasız bırakıyor?

Fars Körfezi’ne kıyısı olan Arap ülkeleri, yıllardır Amerikan silah sistemlerine milyarlarca dolar harcamış ve Amerikan askeri üslerini kendi topraklarında barındırmıştır. Ancak 40 günlük savaş, İran ile ABD arasında doğrudan bir çatışma yaşanması durumunda, bu ülkelerin savaşın sonuçlarından kendilerini soyutlayamayacaklarını gösterdi. Askeri üsler, enerji tesisleri ve ABD varlığıyla bağlantılı hayati altyapılar, olası bir çatışma denkleminde doğrudan hedef haline gelebilir.

Bu, üzerinde açıkça durulması gereken temel paradokstur: Amerikan askeri varlığı, bölge ülkelerinin güvenliğini artırıyor mu, yoksa onları kendi başlatmadıkları savaşların bir tarafı haline mi getiriyor? Batı Asya’dan ABD’nin çekilmesi gerekliliği, tam da bu noktada gündeme gelmektedir. Bu çekilme, Washington’un bölge ülkeleriyle siyasi, ekonomik veya diplomatik ilişkilerini kesmesi anlamına gelmemektedir. 

Foreign Affairs,  Fars Körfezi’ne kıyısı olan Arap ülkelerinin Washington’a göbekten bağlı olmayan, kendi aralarında yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalarını önermektedir. Bu öneri, Batı’nın stratejik çevrelerinde dahi bakış açısının değiştiğinin bir göstergesi olarak okunabilir. Eğer on yıllarca süren Amerikan varlığından sonra bölge ülkeleri hala bağımsız bir güvenlik mekanizması arayışındaysa, bu durum mevcut “Amerikan modelinin” ne ölçüde başarısız olduğunu ortaya koymaktadır.

Washington’un da bu politikayı gözden geçirmek için ciddi motivasyonları bulunmaktadır. Batı Asya’da on yıllar süren savaşlar ve müdahaleler, sınırlı stratejik kazanımlara rağmen ABD için ağır insani ve mali bedellere yol açmıştır. ABD, bir yandan Doğu Asya’da Çin ile artan rekabetle, diğer yandan Avrupa’daki güvenlik sınamalarıyla karşı karşıyadır. Batı Asya’daki yoğun askeri varlığı sürdürmek, temel meseleleri askeri güçle çözülemeyecek bir bölgeye, ABD’nin askeri ve siyasi kaynaklarının orantısız bir şekilde hapsedilmesi anlamına gelmektedir.
40 günlük savaş, bu maliyetleri daha da somutlaştırdı. ABD devasa bir askeri güçle çatışmaya girdi, ancak İran’ı bölgesel denklemlerin dışına itmeyi başaramadı. İran’ın bölgesel otoritesi, yerli caydırıcılık kapasitesi ve ülkenin jeopolitik konumu, Washington için her türlü yeni savaşın maliyetini artırmıştır. Bu gerçek, Amerikan askeri varlığını sürdürmeyi sadece maliyetli kılmakla kalmıyor, aynı zamanda stratejik açıdan da giderek daha faydasız hale getiriyor.

ABD’nin bölgeden çekilmesi, yeni bir gerçekliğin kabulü olabilir. Batı Asya’nın güvenliği kademeli olarak bölge ülkelerinin kendisine devredilmelidir. İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, aynı coğrafyada birlikte yaşamak ve anlaşmazlıkları çözmek için yerli mekanizmalar geliştirmek zorundadır.

40 günlük savaş, Washington için çok net bir mesaj taşıyordu: ABD, Batı Asya’da savaş çıkarabilir; ancak bu savaşı kendi arzularına uygun şekilde bitirebileceğinin garantisini artık veremez.
Bu nedenle asıl soru artık “ABD bölgedeki varlığını nasıl sürdürebilir?” olmamalıdır; daha önemli olan soru şudur: “ABD bölgeden nasıl çekilebilir?”

Batı Asya, Amerikan askerine, donanmasına ve üslerine ihtiyaç duymaktan ziyade, yerli bir güvenlik düzenine ihtiyaç duymaktadır. Son savaş, Amerikan askeri varlığının devam etmesi halinde bölge sorunlarının çözülmeyeceğini gösterdi. Washington’un bu gerçeği kabul etmesinin ve müdahale ile savaş döngüsünü tekrarlamak yerine, bir çıkış yolu seçmesinin vakti gelmiştir.

News ID 1937869

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha