Mehr Haber Ajansı: Son yıllarda ABD’nin İran’a yönelik politikası “azami baskı”, askeri tehditler ve iç karışıklıklar üzerine kurgulanmıştı. Ancak artık ABD ve İsrail’e yakın güvenlik çevrelerinden bazı uzmanlar bile, Washington’un hesaplarında uzun süre yer bulmayan gerçekleri kabul etmek zorunda kalmış durumda. Yeni değerlendirmeler, Amerika’nın İran hakkındaki temel varsayımlarının gerçekleşmediğini; aksine bu yaklaşımın bir stratejik çıkmaza dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Bu çerçevede, İsrail ordusunun istihbarat biriminde İran masasının eski başkanı ve güvenlik ile Orta Doğu uzmanı Dany (Denis) Citrinowicz, yaptığı gerçekçi analizde İran’daki son protesto dalgasının fiilen sona erdiğini ve şu anda ülkede aktif ya da kapsamlı bir protesto hareketi bulunmadığını itiraf etti.
Amerikan ve Batılı medyanın aksine, son dalga ayaklanmaların artık durulduğunu belirten Citrinowicz, uzmanların artık gerçeklerden hareket etmesi gerektiğini; “siyasi arzular” üzerine kurulu senaryoların çöktüğünü vurguluyor. Ekonomik ve toplumsal sorunların devam ettiğini kabul eden uzman, ancak Batı’nın bu sorunları rejim değişikliğine dönüştürme çabasının başarısız kaldığını; bu durumun artık Batı’daki güvenlik çevrelerinde de kabul gördüğünü ifade ediyor.
Citrinowicz’in dikkat çektiği ikinci önemli nokta ise İran’ın nükleer programı. Ona göre, Batı çevrelerinde bile artık İran’ın nükleer faaliyetlerini durduracak etkin bir askeri çözümün bulunmadığı gerçeği kabul ediliyor. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve baskıları artırması, programı durdurmak bir yana, İran’ın teknik kabiliyetlerini daha da geliştirmesine yol açtı. Bugün İran, yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme kapasitesine sahip; bu da hiçbir askeri müdahaleyle geri döndürülemeyecek bir kazanım. Bu itiraf, esasen Washington’un “çatışma merkezli stratejisinin” iflasını gözler önüne seriyor.
İsrail istihbaratının eski yetkilisi ayrıca, İran’la savaşın açık bir çıkış stratejisi olmadan başlamasının “yüksek riskli ve stratejik açıdan irrasyonel” bir hamle olacağını ifade ediyor. Ona göre, ABD her ne kadar İran yönetimine derin bir güvensizlik beslese de, elinde kalan tek seçeneği ekonomik ve diplomatik baskıları sürdürmek. Ancak bu yaptırımlar, davranış değişikliği yaratmaktan çok bir yıpratma aracına dönüşmüş durumda; hem insani hem ekonomik maliyetleri artarken, Washington için somut bir stratejik kazanç üretmiyor.
Citrinowicz, Batı’da sıkça dile getirilen “İran sisteminin liderin ortadan kaldırılmasıyla çökeceği” varsayımını da doğrudan reddediyor. Ona göre, bu analizler İran’daki kurumsallaşmış güç yapısını anlamaktan uzak. İran İslam Cumhuriyeti tek bir kişiye bağlı değil; böyle bir adım, yalnızca krizin siyasal boyutunu aşıp dini ve bölgesel bir krize dönüşmesine neden olur – ki bu da çok daha tehlikeli sonuçlar doğurur.
Uzman ayrıca, “muhalefet yanılsaması” olarak nitelediği duruma değinerek, Rıza Pehlevi gibi figürlerin rolünü ciddi şekilde sorguluyor. Citrinowicz’e göre Pehlevi ne içeride anlamlı bir toplumsal tabana, ne örgütleyici güce, ne de siyasi meşruiyete sahip. Protestolarda zaman zaman duyulan “monarşi yanlısı” sloganlar, gerçek bir halk desteğini değil, sembolik bir tepki biçimini yansıtıyor. Sosyal medyada görünür hale gelen bu söylemlerin önemli bir kısmı da, aslında bu küçük çevrelerin dijital faaliyetlerinin ürünü.
Sonuç bölümünde ise Citrinowicz açıkça şu gerçeği vurguluyor: İran’daki iç dönüşüm süreci zamanla yapısal değişimlere yol açabilir; ancak bu değişim ne Amerikan müdahalesiyle hızlanacak, ne de dışarıdaki etkisiz muhalefet hareketleriyle yönlendirilebilecek bir olgudur. Asıl tehlike, bölgeyi içine çekecek kontrolsüz bir askeri çatışmanın patlak vermesidir — özellikle de ne sahada aktif bir toplumsal hareket varken, ne de Washington’un böyle bir sürecin “ertesi günü” için net bir stratejisi bulunmadığı şartlarda.
Citrinowicz’in bu tespitleri, esas olarak ABD’nin İran karşıtı stratejilerinin tükenmişliğini ve Washington’un bölgesel dinamikleri yönetme kapasitesinin zayıfladığını gözler önüne seriyor.

yorumunuz