6 Nis 2026 13:52

45 Günlük Ateşkes Planı ve Bazı Stratejik Değerlendirmeler

45 Günlük Ateşkes Planı ve Bazı Stratejik Değerlendirmeler

Bazı medya kuruluşlarının gündeme getirdiği 45 günlük ateşkes planı, ilk bakışta gerilimi azaltabilecek bir adım gibi görünse de; taahhütlerdeki dengesizlik, somut garantilerin yokluğu ve bölgedeki geçmiş deneyimler dikkate alındığında İran açısından ciddi stratejik riskler barındırıyor.

Mehr Haber Ajansı: ABD ve Siyonist rejimin İran’a yönelik saldırısının başlamasından sonra bazı medya kuruluşları örneğin Axios  45 günlük bir ateşkes planı gündeme getirdi. Bu kaynakların iddiasına göre bölgesel arabulucular, iki aşamalı bir anlaşmanın parçası olabilecek ve sonunda savaşın kalıcı biçimde sona ermesine yol açabilecek olası bir 45 günlük ateşkesi değerlendiriyor.

Reuters’a konuşan bilgili bir kaynak, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın “tüm gece boyunca” ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile temas halinde olduğunu söyledi.

Medya organları, Pakistan’ın arabuluculuğundaki bu girişimlerin gerilimi azaltmaya ve hatta savaşı sona erdirmeye yönelik bir adım olarak sunulabileceğini öne sürüyor. Ancak bu öneri ve İran’a saldıran aktörlerin niteliği incelendiğinde, İran açısından eksik, tek taraflı ve nihayetinde faydasız bir planla karşı karşıya olunduğu görülüyor.

Tarihsel deneyim, sahadaki gerçekler ve hatta bu öneriye hâkim olan dil, söz konusu ateşkesin bir krizi çözmekten çok yakın gelecekte yeniden üretmek için fırsat yaratabileceğini gösteriyor.

Bu planda açıkça görülen ilk nokta, tarafların yükümlülükleri arasında herhangi bir dengenin bulunmamasıdır. İran’ın üstlenebileceği muhtemel taahhütlerden söz edilirken, ABD tarafının görev ve adımlarına ilişkin somut ve bağlayıcı hiçbir ifade yer almıyor. Bu durum, ABD’nin politika yapımında kökleşmiş bir yaklaşımın yansımasıdır: müzakere iki taraflı bir süreç olarak değil, kendi taleplerini dayatmanın bir aracı olarak görülür.

Böyle bir çerçevede anlaşma, karşılıklı uzlaşının değil baskı ve dayatmanın ürünü olur. Oysa savaş alanındaki gerçeklik farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu çatışmayı planlayanların ilk varsayımlarının aksine, İran’ın operasyonel yapısı çökmemiş; aksine birçok alanda dengeyi korumayı ve bazı noktalarda karşı tarafa kendi iradesini kabul ettirmeyi başarmıştır.

“fikir odasındaki tasavvur” ile “sahadaki gerçeklik” arasındaki bu fark, bu tür planların baştan zayıf bir temele dayanmasına yol açıyor. Bir taraf kendini hâlâ üstün konumda, karşı tarafı ise şartları kabul edecek konumda görüyorsa, ortaya çıkacak anlaşmanın dengesiz ve sürdürülemez olması kaçınılmazdır.

Daha önemli olan ise bu tür ateşkeslerle ilgili tarihsel deneyimdir. İran halkının ve bölgedeki diğer toplumların siyasi ve toplumsal hafızasında, ABD ve Siyonist rejimle yapılan ateşkes “çatışmanın sonu” anlamına gelmez; daha çok “ne savaş ne barış” diye tanımlanan gri bir döneme giriş anlamına gelir. Bu süreçte karşı taraf kendini yeniden toparlama ve uygun zamanda yeni bir baskı ya da saldırı dalgası başlatma fırsatı bulur. Bu değerlendirme bölgedeki tekrar eden tecrübelerin sonucudur.

Bunun en açık örneklerinden biri Gazze’de yaşanan gelişmelerdir. Son yıllarda ABD dahil çeşitli aktörlerin arabuluculuğunda defalarca ateşkes ilan edildi; ancak ya bu ateşkesler süreç içinde ihlal edildi ya da karşı taraf yükümlülüklerini yerine getirmedi. Pek çok durumda ateşkes, güçlerin yeniden düzenlenmesi, lojistik zincirlerin tamamlanması ve çatışmanın sonraki aşamasına hazırlanılması için bir fırsata dönüştü.

Bu şartlar altında, somut güvenceler olmadan geçici bir ateşkesin etkinliğine güvenmek zordur. Burada kilit nokta “garanti” meselesidir. Herhangi bir ateşkesin anlamlı olabilmesi için pratik ve doğrulanabilir güvencelere dayanması gerekir. Sadece bir mutabakat metninin imzalanması ya da kırılgan bir anlaşma gerçek güvencelerin yerini tutamaz. Bu açıdan bakıldığında, henüz hiçbir uygulanabilir garanti yokken 45 günlük geçici bir ateşkesi kabul etmek stratejik bir hata olarak değerlendirilebilir.

Çünkü böyle bir ateşkes, kazanımların sağlamlaştırılmasından çok onların aşınmasına yol açabilir. Karşı taraf bu süre içinde askeri kapasitesini yeniden inşa edebilir, zarar gören altyapısını onarabilir ve hatta stratejilerini gözden geçirebilir.

Ayrıca bu 45 günlük ateşkes süresinin bölgesel boyutları da göz ardı edilmemelidir. Olası senaryolardan biri, ABD’nin bu arayı çatışma alanını genişletmek için kullanma çabasıdır. Washington, tek başına hedeflerine ulaşamadığında çoğu zaman koalisyonlar oluşturmaya yönelir.

Bu çerçevede ateşkes, bazı Arap ülkelerine siyasi ve güvenlik baskısı uygulanarak onları İran’la doğrudan bir karşı karşıya gelişe sürüklemek için bir fırsata dönüştürülebilir. Öte yandan Hürmüz Boğazı meselesi de özel bir önem taşımaktadır. Bu stratejik geçit, İran’ın bölgesel ve küresel dengelerdeki en önemli baskı araçlarından biridir. Kalıcı bir savaş sonu için dengeli tavizler ve güvenilir garantiler elde edilmeden bu boğazın yeniden açılmasına yol açacak herhangi bir anlaşma, fiilen İran’ın en önemli kozlarından birinin ciddi biçimde zayıflatılması anlamına gelir.

Böyle bir durumda ateşkes, karşı taraf için diplomatik ve askeri baskı araçlarını kullanarak bu geçitteki geçiş koşullarını kendi lehine değiştirme ve zamanla bu baskı aracını etkisiz hale getirme fırsatına dönüşebilir.

Bir diğer önemli nokta ateşkesin zaman boyutudur. İlk bakışta 45 gün kısa bir süre gibi görünebilir; ancak askeri ve güvenlik mantığında bu süre son derece belirleyici olabilir. Bu zaman diliminde yalnızca yeniden yapılanma ve güç toplama değil, aynı zamanda daha karmaşık senaryoların tasarlanması ve uygulanması için de fırsat doğar. Başka bir ifadeyle bu ateşkes, karşı taraf için stratejik hedeflerinde herhangi bir değişiklik olmadan bir “operasyonel mola” haline gelebilir.

Peki bu durumda İran ne kazanır? Eğer sadece çatışmaların geçici olarak azalmasıyla yetinilecek ve eski koşullara dönülmeyeceğine dair bir garanti olmayacaksa, ortada somut bir kazanım bulunmayacaktır. Hatta bu ara, karşı taraf üzerindeki baskının azalmasına ve İran üzerindeki siyasi ve medya baskılarının artmasına yol açabilir; çünkü ateşkes sonrası ortamda İran’dan daha fazla taviz beklenmesi muhtemeldir.

Sonuç olarak mesele müzakere ilkesine ya da ateşkese karşı çıkmak değildir; asıl tartışma bunun şartları ve çerçevesi üzerinedir. Yükümlülüklerin dengeli olmadığı, somut güvencelerin bulunmadığı, geçmiş deneyimlerde ihlal edilen ve karşı tarafın bundan yararlanma ihtimalinin yüksek olduğu bir ateşkes İran’ın çıkarlarına hizmet edemez.

Böyle bir plan krizi çözmekten çok onu daha karmaşık bir biçimde yeniden üretme riskini taşır. Bu nedenle söz konusu ateşkesin kabul edilip edilmemesine ilişkin her karar, bütün bu hususlar dikkate alınarak verilmelidir. Deneyimler göstermiştir ki bu tür denklemlerde aceleci davranmak maliyetli olabilir. Önemli olan inisiyatifi korumak, sahadaki gerçeklere dayanmak ve başkalarının çizdiği çerçevelere hapsolmaktan kaçınmaktır. Aksi halde bugün bir fırsat olarak sunulan ateşkes, yarın çok daha büyük bir tehdide dönüşebilir.

News ID 1935756

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha