2 Haz 2026 10:11

İran'ın uyarısı Beyrut'a yönelik saldırıyı nasıl durdurdu?

İran'ın uyarısı Beyrut'a yönelik saldırıyı nasıl durdurdu?

İsrail'in Beyrut'un güney banliyölerine yönelik geniş çaplı saldırı tehdidi ve İran'ın uyarılarının ardından geri adım atması, ABD ve İsrail gibi savaş yanlısı aktörlerin en çok güç, caydırıcılık ve maliyet diliyle hareket ettiğini bir kez daha gösterdi.

Batı Asya'daki hızlı gelişmeler içinde bazen kısa süreli bir olay büyük bir gerçeği ortaya çıkarabilir. İsrail rejiminin Beyrut'un güney banliyölerine yönelik geniş çaplı saldırı tehdidi ve İran'ın uyarılarının ardından bu rejimin aniden geri adım atması da bu olaylardan biridir. Bu gelişme, ABD ve İsrail gibi savaş yanlısı aktörlerin her şeyden önce güç, caydırıcılık ve maliyet oluşturma diline yanıt verdiğini bir kez daha gösterdi.

Son saatlerde İsrail rejimi Lübnan'a yönelik tehditlerini artırarak Beyrut'un güney banliyölerindeki bazı bölgelerin sakinlerine evlerini boşaltma çağrısında bulundu. İbranice yayın yapan medya organları da geniş çaplı bir saldırı hazırlığından söz etti. Bölgedeki atmosfer hızla yeni bir çatışmaya doğru ilerlerken, birçok gözlemci Tel Aviv'in Lübnan'da yeniden savaş ateşini yakacağını düşünüyordu.

Ancak yeni bir saldırının başlaması için her şey hazır görünürken, denklem bir anda değişti. Donald Trump ile Binyamin Netanyahu arasındaki telefon görüşmesi ve ardından operasyonun durdurulduğuna dair haberlerin ortaya çıkması, kamuoyunda önemli bir soruyu gündeme getirdi: Bu kadar önemli bir karar birkaç saat içinde neden değişti?

Bu sorunun cevabı İran tarafından verilen açık ve net mesajlarda aranmalıdır. Tahran, mevcut ateşkesin yalnızca tek bir cepheyle sınırlı olmadığını ve Lübnan'a yönelik herhangi bir saldırının mevcut anlaşmaların ihlali anlamına gelebileceğini açıkça ilan etti. Aynı zamanda askerî uyarılar da verildi. Bu uyarılar, yeni bir saldırının karşılıksız kalmayacağını ve verilecek cevabın Tel Aviv'in ilk hesaplarının ötesine geçebileceğini gösteriyordu.

Bu durum önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Batılı medyanın zaman zaman ABD ve İsrail hakkında çizdiği tablonun aksine, bu iki aktörün karar vericileri ahlaki ilkeler, uluslararası hukuk veya insani kaygılar temelinde değil; maliyet ve fayda hesaplarına göre hareket etmektedir. Karşı tarafın cevap verme gücü veya iradesi olmadığını düşündüklerinde saldırıya geçmekte, ağır bedeller ödeyebileceklerini gördüklerinde ise geri çekilmektedirler.

Bölge tarihine bakıldığında da aynı model görülmektedir. Lübnan'dan Gazze'ye, Suriye'den Irak'a kadar her yerde güç boşluğu veya caydırıcılık eksikliği ortaya çıktığında ABD ve İsrail'in savaş makinesi daha aktif hale gelmiştir. Ancak etkili direniş, karşılık verme kapasitesi ve mücadele iradesiyle karşılaştıklarında hesaplarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Başka bir ifadeyle, savaşı engelleyen şey diplomatik vaatler değil, savaşın maliyetinden duyulan korkudur.

Trump'ın son tutumu da bu çerçevede değerlendirilebilir. Defalarca "güç yoluyla barış" politikasından söz eden ABD Başkanı, güç mantığına en fazla inanan siyasetçilerden biridir. Uluslararası alanda müzakereyi karşılıklı anlayış aracı olarak değil, irade dayatma aracı olarak gördüğünü birçok kez göstermiştir. Bu nedenle, ancak karşısında caydırıcı bir güç gördüğünde gerilimi artırmaktan vazgeçmesi doğal kabul edilmektedir.

Öte yandan Binyamin Netanyahu da son yıllarda dış krizleri iç sorunlarını çözmek için kullanmaya çalışmıştır. Siyonist rejim Başbakanı, savaş ve güvensizliğin kamuoyunun dikkatini siyasi, güvenlik ve toplumsal krizlerden uzaklaştırabileceğini çok iyi bilmektedir. Ancak çatışmanın genişlemesi ve maliyetlerin yükselmesi ihtimalini ciddi gördüğünde o da geri adım atmak zorunda kalmaktadır.

Bu nedenle Beyrut'a yönelik saldırının durdurulmasını yalnızca arabuluculuk veya diplomatik temaslarla açıklamak mümkün değildir. Diplomasi ancak arkasında güç olduğunda etkili olabilir. Tecrübe göstermiştir ki güçten yoksun müzakere, en iyi ihtimalle karşılıksız vaatlere, en kötü ihtimalle ise karşı tarafın baskıyı ve taleplerini artırmasına yol açar. Son olayda etkili olan unsur, Washington ve Tel Aviv'in mevcut sürecin beklediklerinden daha ağır sonuçlar doğurabileceğini anlamalarıdır.

Bu gelişme Lübnan için de önemli bir mesaj taşımaktadır. Lübnan devleti son yıllarda İsrail saldırılarını önlemek amacıyla diplomatik mekanizmalara ve uluslararası arabuluculuk girişimlerine başvurdu. Ancak tecrübe, ulusal güvenliğin yalnızca dış güçlerin vaatlerine dayanarak sağlanamayacağını göstermektedir. Büyük güçler, ancak çıkarları gerektirdiğinde ülkelerin haklarını savunmakta; başka çıkarlar söz konusu olduğunda ise en açık saldırıları bile görmezden gelebilmektedir.

Dolayısıyla Lübnan'ın güvenliğini sağlayacak olan şey uluslararası açıklamalar ya da yabancı güçlerin garantileri değil, caydırıcılık dengesinin kurulması ve korunmasıdır. Düşmanın, saldırının maliyetinin sağlayacağı faydadan daha yüksek olduğu sonucuna varacağı bir denklem oluşturulmalıdır. Ancak bu şartlarda savaş ihtimali azalabilir ve kalıcı istikrar sağlanabilir.

Beyrut'un güney banliyölerinde yaşanan son olay, Batı Asya'nın karmaşık ortamında gücün hâlâ aktörlerin davranışlarını belirleyen en önemli unsur olduğunu bir kez daha göstermiştir. Trump ve Netanyahu'nun uygulanmasına ramak kalan bir saldırıdan geri adım atmaları, barış ve istikrara bakış açılarının değişmesinden değil, askerî eylemin maliyetine ilişkin hesaplarının değişmesinden kaynaklanmıştır.

Bu olayın verdiği temel ders açıktır: Savaş kışkırtıcılığı, işgalcilik ve uluslararası hukuk ihlalleri konusunda uzun bir geçmişe sahip aktörlere karşı iyi niyete güvenmek yeterli değildir. Savaşı önleyebilecek olan şey denge kurmak, irade göstermek ve caydırıcı gücü korumaktır. Beyrut deneyimi, saldırının maliyeti yükseldiğinde en sert politikacıların bile geri adım atmak zorunda kaldığını bir kez daha göstermiştir. Çünkü sonuçta onlar, diğer bütün dillerden çok güç dilini anlamaktadır.

News ID 1936875

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha