28 Ara 2025 15:02

Hukuk maskesi altında ABD’nin deniz operasyonları

Hukuk maskesi altında ABD’nin deniz operasyonları

Amerikalı analizlerin iddia ettiğinin aksine, küresel enerji güvenliği ve dünya ticareti için asıl tehdit ne Venezuela’dır, ne İran ne de “gölge filo”; asıl tehdit ABD’nin saldırgan ve tek taraflı dış politikasıdır.

Son günlerde Amerikan medyasında ve düşünce kuruluşlarında Venezuela’ya yönelik deniz baskısının artırılmasına dair yayımlanan analizler, jeopolitik gerçekleri yansıtmaktan ziyade, ABD dış politikasındaki eski ve tehlikeli bir zihniyetin tezahürüdür. Bu zihniyet; müdahaleyi, kuşatmayı ve başkalarının mallarına el koymayı bir saldırı değil, “hukukun uygulanması” olarak adlandırır. Venezüella’ya ait “Skipper” adlı petrol tankerine el konulması ve Karakas’a fiili bir petrol ablukasının ilan edilmesi, Washington’un anlatısında Maduro yönetimine karşı meşru bir adım olarak sunulmaktadır. Oysa bu, yaptırımların askerileştirilmesinin ve 19. yüzyılın denizci sömürgeciliği mantığına geri dönüşün açık bir örneğidir.

Amerikan düşünce kuruluşu “Demokrasileri Savunma Vakfı”, son raporunda şu ifadeye yer vermiştir: “ABD, Venezuela’daki yaptırım altındaki petrol tankerlerini kuşatıyor. İran da aynı muameleyi hak ediyor.” Bu söylemin tehlikesi yalnızca Venezuela ile sınırlı değildir. FDD yazarları açıkça bu modelin diğer ülkelere karşı da uygulanabileceğini belirtmektedir. Başka bir deyişle, bugün Karayipler’de yaşananlar, yarın Fars Körfezi veya Umman Denizi’nde uygulanabilecek bir senaryonun saha provasıdır.

“Hukukun uygulanması” gösterisi ve devlet korsanlığının gerçekliği

Amerikan anlatısı, tankerlerin durdurulmasını “yaptırımların uygulanması” ve “kaçakçılıkla mücadele” çerçevesinde sunmaya çalışmaktadır. Ancak bu çerçeve, uluslararası hukuk açısından son derece sorunludur. ABD’nin tek taraflı yaptırımları, Washington’un bakış açısına göre meşru sayılsa bile, uluslararası düzeyde bağlayıcı bir hukuki dayanağa sahip değildir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, ABD’ye açık denizlerde ya da başka ülkelerin karasularında gemilere el koyma yetkisi veren herhangi bir kararı bulunmamaktadır.

ABD’nin yaptığı şey hukuk uygulamak değil, askeri güç yoluyla irade dayatmaktır. Korsanlıkla mücadele etmekle bizzat korsanlık yapmak arasında temel bir fark vardır. Bir askeri güç, uluslararası bir yetki olmaksızın bağımsız bir ülkenin mal varlığına el koyduğunda, mücadele ettiğini iddia ettiği korsanın tam da kendisi hâline gelir.

Yaptırımların askerileştirilmesi;Tehlikeli bir kırmızı çizginin aşılması

Uluslararası ilişkiler literatüründe yaptırım, geleneksel olarak ekonomik ve diplomatik bir araç olarak tanımlanır. Ancak ABD’nin Venezuela’ya karşı izlediği politika, yaptırımların doğrudan askeri bir araca dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Uçak gemilerinin, destroyerlerin ve deniz piyadelerinin konuşlandırılmasıyla birlikte tankerlerin durdurulması, Washington’un ekonomik baskı aşamasını aştığını ve gayriresmî bir askerî abluka sürecine girdiğini açıkça göstermektedir.

Bu durumun etkileri Venezuela ile sınırlı kalmayacaktır. Her ülke kendi iç hukukuna dayalı yaptırımları gerekçe göstererek uluslararası deniz yollarını güvensiz hâle getirirse, küresel ticaretin temelleri çöker. Küresel ekonominin can damarı olan enerji güvenliği, askerî güçlerin elinde bir baskı aracına dönüşür; bu da daha fazla istikrarsızlık ve çatışma anlamına gelir.

“Gayrimeşru rejim” söylemi; Müdahaleyi meşrulaştırma aracı

Amerikan analizlerinde Venezuela, bağımsız bir devlet olarak değil, “Maduro rejimi” olarak tanımlanmaktadır. Bu etiketin açık bir işlevi vardır: baskıyı, yaptırımı ve nihayetinde müdahaleyi meşrulaştırmak için meşruiyetin ortadan kaldırılması. Bu model daha önce Irak, Libya, Suriye ve hatta İran örneklerinde de kullanılmıştır.

ABD, kendisini devletlerin meşruiyetini belirleyen bir yargıç olarak görmektedir; seçim sonuçlarını, iç hukuk yapılarını ya da ulusal egemenlik ilkesini dikkate almadan. Oysa ABD’nin birçok müttefiki, en temel demokratik standartlardan yoksundur ve buna rağmen benzer baskılara maruz kalmamaktadır. Meşruiyet ölçütü halkın iradesi değil, Washington’a bağlılık düzeyidir.

Petrol bir hayat damarıdır; Halklara karşı ekonomik savaş

Amerikan analizleri açıkça, petrol ihracatının kesilmesinin “Maduro rejiminin mali çöküşüne” yol açabileceğini savunmaktadır. Bilinçli olarak göz ardı edilen gerçek ise şudur: Ekonomik çöküşten en önce zarar görenler sıradan insanlardır. Petrol yaptırımları ve deniz ablukaları, siyasi elitleri değil; işçileri, hastaları, yaşlıları ve çocukları hedef alır.

İran, Irak ve Venezuela deneyimleri göstermiştir ki ekonomik savaş, devletlerin davranışını değiştiren bir araç değil; halkları topluca cezalandırmanın bir yoludur. ABD bu sonuçları bilmesine rağmen aynı politikayı sürdürmekte, ardından ortaya çıkan insani krizleri “iç kötü yönetim” ile açıklamaktadır.

Gölge filo; Suç değil, yaptırımların sonucu

FDD analizlerinin odak noktalarından biri “gölge filo”dur; yani yaptırımları aşmak için faaliyet gösteren tanker ağı. Ancak temel soru şudur: Eğer hukuka aykırı yaptırımlar olmasaydı, böyle bir filo ortaya çıkar mıydı? Gölge filo, ABD’nin yaptırım politikalarının doğrudan ürünüdür. Resmi ticaret yolları kapatıldığında, küresel ekonomi kaçınılmaz olarak gayriresmi yollara yönelir. ABD önce yasal yolları kapatmakta, ardından bunun kaçınılmaz sonucunu “güvenlik tehdidi” olarak sunmaktadır. Bu, bilinçli olarak yeniden üretilen kısır bir döngüdür.

Venezuela bir laboratuvar, İran nihai hedeftir

Demokrasileri Savunma Vakfı’nın analizindeki en tehlikeli nokta, “İran için model oluşturma” fikrinin açıkça dile getirilmesidir. Bu itiraf, Washington’un hedefinin yalnızca Venezuela olmadığını; bağımsız ülkelere karşı yeni bir uygulama oluşturmak istediğini göstermektedir.

Venezüella tankerlerine el konulması normalleştirilirse, yarın aynı mantıkla İran’a ait gemilere de el konulması meşrulaştırılacaktır. Bu süreç, Fars Körfezi’nin güvenliğini ciddi biçimde tehdit eder ve dünyayı doğrudan deniz çatışmalarının eşiğine sürükleyebilir. Bunun sorumluluğu, diplomasi yerine gücü tercih eden siyaset yapıcılara aittir.

Etkinlik yanılsaması; Başarısız yaptırım tecrübesi

Amerikan analizleri, kuşatma ve el koymanın sonunda siyasi teslimiyete yol açacağını varsaymaktadır. Oysa bu varsayım defalarca boşa çıkmıştır. İran’a yönelik felç edici yaptırımlar rejim değişikliğine yol açmadı; Küba ablukası sonuç vermedi; Venezuela’ya yönelik azami baskı politikası da hedeflerine ulaşamadı.

Değişen şey devletlerin davranışı değil, halkların ABD’ye duyduğu güvensizlik olmuştur. Yaptırımlar; dirençli ekonomilerin güçlenmesine, Güney-Güney işbirliklerinin artmasına ve Batı merkezli finans sistemine bağımlılığın azalmasına yol açmıştır. Bu da uzun vadede ABD’nin küresel konumunu zayıflatmaktadır.

Sonuç

Amerikan analizlerinin iddia ettiğinin aksine, küresel enerji güvenliği ve dünya ticareti için asıl tehdit ne Venezuela’dır, ne İran ne de “gölge filo”; asıl tehdit ABD’nin saldırgan ve tek taraflı dış politikasıdır. Deniz ablukaları, gemilere el koyma ve yaptırımların askerileştirilmesi, dünyayı daha fazla istikrarsızlığa sürüklemektedir.

Bugün Karayipler’de yaşananlar kontrol altına alınmazsa, yarın dünyanın diğer hayati su yollarında tekrarlanacaktır. ABD bu yaklaşımla ne uluslararası düzeni korumakta ne de hukuku uygulamaktadır; aksine, savunduğunu iddia ettiği düzenin en büyük ihlalcisi hâline gelmektedir.

News ID 1933296

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha