7 Ağu 2026 16:25

Trump'ın İran hesabı çöktü; koşulsuz teslimiyet vaadinden stratejik aşağılanmaya

Trump'ın İran hesabı çöktü; koşulsuz teslimiyet vaadinden stratejik aşağılanmaya

Trump yönetiminin İran’a karşı “koşulsuz teslimiyet” sloganıyla başlattığı savaşın üzerinden beş ay geçerken, Washington’ın başlangıçtaki geniş hedefleri büyük ölçüde gerçekleşmedi.

Donald Trump yönetiminin İran’a karşı “koşulsuz teslimiyet” sloganıyla başlattığı savaş, ABD’nin azami baskı stratejisinin zirve noktası olarak tasarlanmıştı. Beyaz Saray’ın ilk hesaplamalarına göre askeri saldırıların, ekonomik baskının ve siyasi tehditlerin birleşimi, İran’ı kısa sürede Washington’ın taleplerini kabul etmeye zorlayabilirdi. Bu talepler, nükleer programın tamamen durdurulmasından füze kapasitesinin sınırlandırılmasına ve bölgede İran’la aynı çizgide bulunan gruplara verilen desteğin kesilmesine kadar uzanıyordu. Amerikalı karar alıcılar arasındaki hâkim kanaat, bu çok yönlü baskının Tahran’ı iki seçenekle karşı karşıya bırakacağı yönündeydi: Ya ABD’nin şartlarını kabul etmek ya da nihayetinde davranış değişikliğine ve hatta İran’ın iç siyasi dengelerinde değişime yol açacak maliyetlere katlanmak. Ancak savaşın başlamasının üzerinden beş ay geçerken, yalnızca bu hedeflerin büyük bölümü gerçekleşmemiş olmakla kalmadı; Batı medyasında yayımlanan değerlendirmeler de Washington’ın stratejik konumunda belirgin bir değişime işaret ediyor.

Bu çerçevede, Financial Times gazetesi yayımladığı analitik bir haberde ABD’nin bugünkü durumuna ilişkin farklı bir tablo ortaya koyuyor. Gazete, savaşı “koşulsuz teslimiyet” sloganıyla başlatan ABD Başkanı’nın artık başlangıçtaki hedeflere dahi yaklaşmasının mümkün olmadığı bir konumda bulunduğunu yazıyor. Gazeteye göre Washington’ın başlangıçta uzun bir liste halinde sıraladığı ve İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışlarının değiştirilmesini içeren talepler, artık çok daha sınırlı bir talebe indirgenmiş durumda: İran’ın Hürmüz Boğazı’nın savaş başlamadan önceki koşullara dönmesine izin vermesi. Financial Times bu değişimi, “stratejik aşağılanma” olarak nitelendirdiği durumun bir örneği olarak tanımlıyor. Buna göre ilan edilen hedeflerle mevcut talepler arasındaki mesafe, bir stratejinin başarısızlığına açık biçimde işaret ediyor.

Bu analizin önemi, güç dengelerine ilişkin değerlendirmelerde yaşanan değişimde yatıyor. Savaşın başlangıcında birçok Amerikalı analist, Washington ve Tel Aviv’in askeri üstünlüğünün İran’ı kısa süre içerisinde yeni koşulları kabul etmeye zorlayacak kadar büyük olduğuna inanıyordu. Bu düşünce, “koşulsuz teslimiyet” gibi sloganların, hatta rejim değişikliğinden söz edilmesinin dahi resmi ve medya söyleminin bir parçası haline gelmesine yol açtı. Ancak sahada yaşananlar farklı bir yol çizdi.

Bu değişimin en önemli nedenlerinden biri, savaşın başlangıçtaki hedeflerinin gerçekleştirilememesiydi. Eğer amaç İran’ın caydırıcılık kapasitesini durdurmak idiyse, sahadaki göstergeler bu hedefin gerçekleşmediğini ortaya koyuyor. Amaç füze kapasitesini ortadan kaldırmak veya İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltmak idiyse, sonraki gelişmeler de böyle bir sonucu doğrulamıyor. Öte yandan İran’ın karşılık verme kapasitesini sürdürmesi, iç bütünlüğünü koruması ve bölgedeki müttefik aktörlerin faaliyetlerine devam etmesi, askeri baskının hızı ve etkisinin kapsamına ilişkin ilk hesaplamaların fazlasıyla iyimser olduğunu gösterdi.

Böyle bir ortamda ABD’nin taleplerindeki kademeli değişim özel bir önem kazanıyor. Stratejik literatürde bir savaşın başarısızlığının göstergelerinden biri, başlangıçtaki hedeflerden giderek uzaklaşılması ve bunların yerine daha sınırlı ve ulaşılabilir hedeflerin konulmasıdır. Bu değişim genellikle başlangıçtaki hedeflerde ısrar etmenin ağır maliyetler doğurduğu ve bu hedeflere ulaşma ihtimalinin de azaldığı durumlarda meydana gelir. Bu nedenle taleplerin İran’ın stratejik davranışının değiştirilmesi gibi konulardan Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesindeki koşullara döndürülmesi gibi bir konuya indirgenmesi, yalnızca taktik bir değişiklik değildir; Washington’ın genel hesaplamalarında yaşanan değişimin bir yansıması olabilir.

Aslında bugün bazı Batılı medya kuruluşlarının ve analistlerin dikkatini çeken konu yalnızca Hürmüz Boğazı değil; ABD’nin azami taleplerde bulunan bir konumdan savaşın sonuçlarını yönetmeye ve maliyetlerin daha fazla büyümesini engellemeye yöneldiğini gösteren süreçtir. Bu değişim, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların sona erdiği anlamına gelmese de savaşın Washington’ın başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştiremediğini ve artık asgari kazanımların korunmasının öncelik haline geldiğini gösteriyor.

Stratejik açıdan bu gelişme, ABD’nin bölgedeki geçmiş deneyimlerini de hatırlatıyor. Irak ve Afganistan’da da Washington savaşlara oldukça iddialı hedeflerle başladı; ancak maliyetlerin artması ve koşulların karmaşıklaşmasıyla birlikte başlangıçtaki hedeflerinin önemli bir bölümünü değiştirmek zorunda kaldı. İran dosyasını bu deneyimlerden ayıran nokta ise bu kez hesaplamalardaki değişimin çok daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşmiş olması ve bunun Batılı analistlerin dikkatini daha fazla çekmesidir.

Bir diğer önemli faktör ise caydırıcılığın bu denklemdeki konumudur. Caydırıcılık yalnızca bir saldırıyı önlemek anlamına gelmez; karşı tarafı hedeflerini ve hesaplamalarını yeniden gözden geçirmeye zorlayabilme kapasitesiyle de ilgilidir. Eğer savaşı “koşulsuz teslimiyet” sloganıyla başlatan taraf bugün savaş öncesindeki duruma geri dönülmesinden söz etmek zorunda kalıyorsa, bu değişim karşı tarafın caydırıcılığının karar alma süreci üzerindeki etkisinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle, başlangıçtaki hedeflerle mevcut talepler arasındaki fark ne kadar büyükse, savaşın denklemleri üzerinde hangi tarafın kendi iradesini daha fazla dayatabildiği sorusu da o kadar ciddi biçimde gündeme geliyor.

Bu noktada ABD’nin stratejik itibarı meselesi de önem taşıyor. Azami baskı politikası, yıllardır Washington’ın İran’ın davranışlarını değiştirmek için kullandığı en önemli araç olarak tanımlanıyordu. Bu politika, ekonomik, siyasi ve askeri baskının aynı anda artırılmasının nihayetinde Tahran’ı ABD’nin taleplerini kabul etmeye zorlayacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak aylar süren bir savaşın ardından yalnızca bu hedefler gerçekleşmemiş, aynı zamanda ABD’nin taleplerinin kapsamı da daralmışsa, doğal olarak bu stratejinin etkinliği ciddi biçimde sorgulanacaktır.

Öte yandan bu gelişmenin bölgesel ve uluslararası diğer aktörler açısından da önemli bir mesajı bulunuyor. Bu aktörler artık ABD’nin performansını savaşın başlangıcındaki sloganlara göre değil, savaşın gerçek sonuçları üzerinden değerlendiriyor. Uluslararası ilişkilerde büyük güçlerin itibarı yalnızca askeri kapasitelerine bağlı değildir; aynı zamanda askeri gücü siyasi kazanımlara dönüştürme konusunda ne kadar başarılı olduklarıyla da ilgilidir. Bu iki unsur arasındaki mesafe ne kadar büyürse, stratejik itibar da o kadar fazla sınamayla karşı karşıya kalacaktır.

Sonuç olarak, bugün bazı Batılı medya kuruluşlarının “stratejik aşağılanma” olarak nitelendirdiği durum, yalnızca medyatik bir ifade değildir; başlangıçtaki hedeflerle mevcut gerçeklik arasındaki farkın bir tanımıdır. “Koşulsuz teslimiyet” vaadiyle başlayan savaş, bugün öne çıkan en önemli talebin savaş başlamadan önceki koşullara geri dönülmesi olduğu bir noktaya ulaşmış durumda. Birçok gözlemcinin değerlendirmesine göre bu değişim, askeri ve ekonomik baskının ilan edilen hedefleri gerçekleştiremediğini, buna karşılık İran’ın gücü ve caydırıcılık kapasitesinin başlangıçtaki hesaplamaları değiştirdiğini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, bu savaşın en önemli mesajı, Batı Asya’nın karmaşık dengelerinde askeri üstünlüğün tek başına siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesini garanti etmediğidir. Karşı tarafın kapasite ve gerçekliklerinin doğru biçimde anlaşılmasına dayanmadan tasarlanan her strateji, sonunda planlayıcılarının beklediğinden tamamen farklı bir sonuçla karşı karşıya kalabilir.

News ID 1937856

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
  • captcha